• TELKİN DERGİSİ

“Ya Tahammül Ya Sefer” Üzerinden Bir İdealistlik Analizi / Oğuzhan Kaycıoğlu

Mustafa Kutlu ile gençlik yıllarının başlarında tanışan birisi için ‘’Ya Tahammül Ya Sefer’’ gibi çarpıcı bir başlığı olan bu kısa ama derin hikâye oldukça etkileyicidir. İnsanın kendini idealize ettiği süreçte açıp tekrar tekrar okuyabileceği bir kitaptır. Bu hikâyede çok uzun anlatımlı kişilik analizleri yer almasa da aslında kendine cemiyet hayatında yer bulan her genç için karakterleri canlandırmak zor olmasa gerek. Biraz da Mustafa Kutlu’nun samimi ve içten anlatımıyla bezenince bu karakterler “ben bu adamı bir yerden tanıyorum” diyebilirler. Kutlu’nun diğer kitapları gibi bu kitabında da muhteşem betimlemelerle her bir karakterin gözünden anı yaşayabilirsiniz.


Kendini idealize eden ve bir davaya adayan her genç için de çok etkileyici bir hikâyedir. Hikâye temelinde terk edilip giden ve bir davaya sahip çıkmaya çalışan gencin yaşantısını anlatıyor. Gencin babası bile önceden davaya hizmet etmiş ama o da davasını bırakıp gitmiştir.


Mustafa Kutlu başlığın hikâyesini anlatırken Nedim’in bir beytinden yola çıkarak yazdığını söylüyor.

"Ya seferdir ya tahammül çünki aşkın çaresi."

Bunu anlamak gerekiyor öncelikle. Bir aşk, bir bağlılık, yolu bir davaya inanmak. Şair diyor ki:

‘’Eğer bu aşka düştüysen iki çaresi var: ya sefer edeceksin, unutacaksın ya da tahammül edip yanacaksın. Tahammül edip yanmayı seçen gençler ve diğer yanda sefere giden eski dava adamları var. Hikâye aslında bunu sorgulatıyor. Biz ne yapmalıyız tahammül mü etmeliyiz yoksa sefere mi gitmeliyiz?


Kitabın içinde bu sorunun cevabını Kutlu şöyle veriyor:

“İçimde olması gereken bir şeyin kaybından hangi mağaraların ücrasına saklandığımı, oradan çıkmamak üzere kendime davalar aradığımı anlıyorum. Her şeyi tamamlayacak olan o şey. Ancak onunla var olabilirim.

Irmak bir başlangıç.

Bir düş.

Ama bir yol ve yoldaş. Ne tabiat parçası ne çiftlik hayali. Ne kaçıp gitmek ne ekip biçmek. Sefer de içimde, tahammül de.”

İnsan sürekli bir davanın peşindedir, sefer de etse tahammül de. Davayı bırakıp gidenler; kendilerini tanıtırken eskiden o davadan olduklarını söylerler, yeni hayatları için henüz bir şey bulabilmiş değildirler. Buldukları zaman belki de eskiyi atacaklardır veyahut bulamayıp yolun sonuna gelindiğinde eskiye tekrar döneceklerdir. Sefer, insanoğlu için bırakıp gitmek mi yoksa bir süreliğine arayışa gitmek midir? Ne için bu bir süreliğine arayış?

Onlara sorduğumuz da yani “eski ...cılara” şöyle söylerler ‘’Biz de zamanında çok koşturduk ama bir şey olmadı.” ne olması gerekirdi ki? Davaya bir aşk dedik ve aşktan bir karşılık beklenmez değil mi? Tahammül noktası ise tam böyledir; doğruluk ve dik bir duruş gerektirir, yılmamak ve yıkılmamak üzerine kuruludur. Davana kendini adarsın ve davandan bir karşılık beklemezsin hatta bu davanın gayesine ulaşmasını bile beklemezsin. Kızılelma da budur zaten. Sen yaklaştıkça uzaklaşan ve sen uğraştıkça kaçan, kaçtıkça güzelleşen bir olgudur.


Bu hikâyeyi okuduktan sonra bir Türk milliyetçisi olarak ideallerim doğrultusunda şuna kanaat getirmiştim: Asıl Ülkücüler tahammül edenlerdir.

Galip Erdem şöyle der:

“Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakikî bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez... Gerçek âşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegâne süsüdür. “

Ülkücülük davasını güden insan tanımı budur. Bir aşk vardır ortada tıpkı Nedim’in söylediği gibi ve ülkücü o aşkın çaresini seferde değil tahammülde bulmuştur ve tüm bunları bir karşılık beklemeden yapmıştır. Başka mağara arayışına girmemiştir, her şeyi tamamlayacak olan ve var olabileceği şeyi seçmiştir: Türk milliyetçiliği.

46 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör