top of page
  • TELKİN DERGİSİ

Türk Devlet Geleneği ve Hukukun Üstünlüğü / Oğuzhan Kaycıoğlu

Anayasa maddi ve şeklî olmak üzere iki anlamda anlaşılabilir. Anlamda devletin organlarının kuruluşunu ve işleyişini şekillendiren vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini düzenleyen normlar hiyerarşisinin en üst basamağında yer alan kanundur. 21. yy. modern devletlerinde anayasanın hiyerarşide en üst basamakta bulunması temel hak ve hürriyetleri düzenlediği için çok mühimdir. Bu korumacı yaklaşım vatandaşların insan haklarına bağlı şekilde yaşamasını sağlamaktadır. Bugün burada bir Türk olarak bu zamana kadar bu haklarımızın devlet tarafından nasıl korunduğunu ve nasıl korunması gerektiğini yazacağım.


Polis devlet ve hazine teorisi yerini hukuk devletine 18.yy. sonlarında bıraktı. Hukuk devleti olmak demek yasama, yürütme ve yargı erklerinin hukuka bağlı olması, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinin adalet tarafından korunması demektir. Hukuk devleti olmanın en büyük göstergelerinden bir tanesi de bir kuvvet ayrılığının bulunmasıdır. Hükûmetin bizzat kanunlara tabi olması ve denetlenebilir olması lazımdır. Yürütmenin yasama tarafından, yasamanın yargı tarafından, yargının hükümet tarafından denetlenebilir olması gerekir. Türk tarihine baktığımızda modern anlamda bir hukuk devleti görmesek bile kanunların yerinin kağandan bile önemli olduğunu görebiliyoruz. 11. asırda yazılan Kutadgu Bilig’de şu sözler bizzat yer almaktadır: “Hanlık iyi bir şeydir fakat kanun daha yüksektir. Onu doğru tatbik etmek gerekir.”. Kutadgu Bilig’de ve diğer Türk yazıtlarında da görüldüğü üzere Türk geleneğinde hukukun üstünlüğü, törenin kanunun üstünlüğü çok mühimdir hatta devlet adalet kavramı üzere kurulmuştur diyebiliriz. Eski devletlerde adalet kurumunu ve hukuku temsil eden devletin monarşinin başıdır. Yine monarşinin başı egemenliği millet adına bizzat kullanırdı ancak egemenliğini denetleyecek herhangi bir kurum bulunmuyordu. Bu tek egemenliği bölüştürmek ve denetlemek gerekiyordu. Türk tarihinde ilk anayasa 1876 Kanuni Esasi’si olsa bile o da padişahın yetkilerini sınırlandırmada yeterli olamamıştır. 23 Nisan 1920’de BMM’nin açılması ile Türk tarihinde ilk kez egemenlik monarşiden alınıp bizzat Türk milletine verilmişti.



BMM’nin açılmasından sonra ilk anayasa 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’dur. Bu kanun millî bir egemenlik tanımış olsa dahi temel hak ve özgürlüklere girmemiş anayasa üstünlüğünden dahi bahsetmemiştir. 1921 Anayasası bu ve diğer sebeplerden dolayı nitelikli bir anayasa değildir diyebiliriz. Bu yüzden 1924 yılında çıkartılan anayasamız hem önceki kanunları ilga etmesiyle hem de 103.maddesinde “anayasanın üstünlüğünü” tanımasıyla nerdeyse tam bir anayasa olabilmiştir. Yeni kurulan ve savaştan taze çıkmış Cumhuriyeti ilan etmiş Türk devleti aynı anda modern bir hukuk devleti olma yolunda 1924 Anayasası’yla önemli bir gelişme göstermiştir. Bunlara rağmen 1924 Anayasası tam bir kuvvetler ayrılığı getirememiştir. Kuvvetler birliği resmi olarak olsa da görevlerde ayrılık vardır. Bu anayasamız yargı yetkisini bağımsız mahkemelere vermiş ve hatta bakanları yargılamak üzere bir Divan-ı Ali oluşturmuştur. Belki de Türk tarihinde ilk kez yöneticiler bizzat Türk milletine karşı bir sorumluluk almış ve bir yaptırımı uygulanmıştır. Tekrardan 1924 Anayasası temel hak ve hürriyetler bölümü oluşturmuş "Türklerin Hukuk-u Ammesi" başlığı adı altında Türk milletine modern bir şekilde insanca yaşama hakkını tanımış. Bu haklarını hiyerarşinin en tepesindeki Anayasada garantilemiştir. Ulus devlet anlayışı ile kurulan bu yeni Türk devleti. Her bir vatandaşı için Türk adını kullanmış. Millî hudutlar içinde Türklere eşit bir yaşam alanı tanımıştır keza 1930 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi bile Anadolu toprakları için büyük bir devrim niteliği taşımaktadır. 1924 Anayasası döneminde taze devletin ana temelleri büyük ölçüde atılmıştır.


Türk devleti bu süreçte Gazi Paşa’nın önderliğinde çok büyük adımlar atmıştır ancak demokrasinin kesin olarak uygulanmaması kuvvetler ayrılığının oluşturulamaması, sosyal ve ekonomik hakların düzenlenememesi gibi sıkıntılar var olmuştur. Eski yönetimlerde bunlar kabul edilse dahi cumhuriyet rejimlerinde bu sıkıntılar önemlidir. Türk milleti artık egemenliği eline almıştır yeni devleti kuran, bir aile ya da dini bir otorite değil bizzat milletin ta kendisidir. Bu yüzden bu devlet Türk milleti tarafından sorgulanabilir denetlenebilir bir devlettir. Devletin başına geçen kişiler millete karşı yine milletin iradesini temsil eden meclise karşı ve millet namına bağımsız Türk mahkemelerine karşı sorumludur. Ya da şöyle diyelim “sorumlu olmalıdır”.


1924 Anayasası uzun süre yürürlükte kaldıktan sonra 27 Mayıs İhtilali ile yeni bir anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nde kabul edildi: 1961 Anayasası. Bu anayasa hem cumhuriyet tarihinde hem de Türk tarihinde bir çığır açmıştır. Sosyal haklar ve ödevler ilk kez bu anayasada düzenlenmiş, temel hak ve özgürlüklere çok geniş yer vermiş ve sınırlandırmasını olabildiğince azaltmıştır. Bu anayasada kesin bir parlamenter sistemi bile görebiliyoruz.



En büyük yeniliklerden biri şüphesiz Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıdır. Anayasa Mahkemesi kanunların, eski KHK yeni Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin anayasaya uygunluğunu denetleyen kurumdur. Bu kurumun önemi zaten görevinde bellidir. Şüphesiz Anayasa Türk milletinin haklarını koruyan ve düzenleyen bir kurum olduğu gibi onu korumakla da yükümlüdür. Bu hakların kısıtlanması, kanun veya CB kararnameleri ile çiğnenmesi durumunda bunların denetimini sağlayan bir kuruma her zaman ihtiyaç vardır keza bu kurum sadece norm denetimi yapmaz. Hükümetin başını ve partileri denetleyen kurumda Anayasa Mahkemesidir. Gündemde bir süredir bu kurumun kapatılması vardır. Peki bu kurum kapatılırsa, kapatılmasını isteyen kişiler nerede yargılanacak, Türk milletine nerede hesap verecek? Kanunların, kararnamelerin denetimi nasıl ve nerede yapılacak? Hangi hükümet Türk milletinin hürriyetine, temel hak ve ödevlerine karışmayacağının haksız şekilde sınırlandırmaya gitmeyeceğinin teminatını verebilir. Herhangi bir norm denetimine tabii olamayan OHAL Cumhurbaşkanı kararnamelerinin birkaç tanesine bakmak bu cevap için yeterli olacaktır. Biz Türk milliyetçileri olarak bu vatan topraklarında insanca ve adaletle yaşamak istiyoruz, güç kullanma yetkisini elinde bulunduranların bu topraklar üzerinde Türk milletine zarar vermesini istemiyoruz.


Daha sonra 1971 ve 1973 yıllarında olmak üzere 2 kere bu anayasada değişiklikler yapılmıştır. BU değişiklikler sonucunda yargıda, orduda, temel hak ve hürriyetler kısmında önemli değişimler olmuştur. Tüm bu olayların ardından son anayasamız olan 1982 Anayasası 12 Eylül Darbesinin ardından halk oylamasıyla yürürlüğe girmiştir. Yüzde 91,3 gibi büyük bir oyla hem anayasa kabul edilmiş hem de MGK’nın başkanı Org. Kenan Evren Cumhurbaşkanı olmuştur.



1982 Anayasası ilk haliyle katı bir anayasadır. Cumhurbaşkanının yetkileri artırılmış, Başbakana Bakanlar arasında daha üst bir konum vermiştir. İlk halinde halkı siyasi arenadan uzak tutmak için birtakım önlemler alsa da 1995 yılında yapılan bir değişiklikle bu yürürlükten kaldırılmıştır. 1982 Anayasası devletin başını güçlendirecek birçok etmen barındırıyordu. Bunlar özünde 1961 Anayasası’nda birtakım tıkanıklıkları açmak için yürürlüğe konulmuştu. 1980 yılında tam yarım sene boyunca ülkede cumhurbaşkanı seçilememiş bu da yürütmede büyük bir tıkanıklığa neden olmuştu. Bunu çözmek için önce tıkanıklığı önleyici tarzda seçim belirlenmiş en son 2007 yılında yarı başkanlık sisteminin provası olarak cumhurbaşkanının halk oyuyla seçilmesinin yolu açıldı.



1982’den bugüne kadar 19 değişiklikle günümüze kadar bu anayasa yürürlükte kalmıştır. Bu değişikliklerin en büyüğü ve şu anda da yürürlükte olan 2017 Referandumu ile kabul edilen 6771 sayılı değişikliktir. Bu referandum sonunda 5 madde değişmiş olsa da toplamda 69 maddeyi etkilemiştir. Türkiye Cumhuriyeti, parlamenter sistemden yarı başkanlık sistemine geçmiştir. Bu referandum bu zamana kadar anlattığım modern bir hukuk devleti olma yolunda adeta bir ters dalgadır.



Bu değişiklikle yürütme yetkisi başbakandan alınıp cumhurbaşkanına verilmiş Bakanlar Kurulu kaldırılmıştır. Yürütmeyi tek elden bizzat Cumhurbaşkanı kullanacaktır. Halk cumhurbaşkanını ve milletvekillerini aynı anda seçmektedir. En yüksek oyu alan partinin çıkardığı aday muhtemelen Cumhurbaşkanı seçilecektir. Eğer seçilemezse bile Meclis oy çoğunluğu ile seçimleri yenileme yetkisine sahiptir. Her türlü durumda Yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı bir nevi yasamada da büyük bir güce sahiptir. Bu noktada iradenin Türk milletine verildiğini söylesek dahi değiştirilen 116. maddeye göre Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesini herhangi bir şarta tabi tutulmadan isteyebilir. Hakimler savcılar kurulunun büyük bir çoğunluğunu yine Cumhurbaşkanı atamaktadır. OHAL Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini denetleyecek herhangi bir kurum belirlenmemiş ve yargısal denetime tabi tutulmamıştır. Yine Olağanüstü hali belirli hallerde bizzat yine Cumhurbaşkanı ilan etmektedir. Tüm bunların yapılabileceği bir yerde kuvvetler ayrılığından dolayısıyla bir hukuk devletinden söz etmek çok zordur.


1921’den günümüze kadar gelen bu sürede Türk devleti bir hukuk devleti olmak için adımlar atmış olsa da çoğu zaman hükümetler veya darbelerle bu adımlar bir türlü kesin bir yere oturamamıştır. Ne yargı bağımsızlığı sağlanabilmiş ne de düzgün bir norm denetimi olabilmiştir. Bu süreçte bir yandan Türk milletine ‘devletin her şeyi bildiği, gerektiğinde müdahale edeceği, devletin kendini koruduğu, büyük ve kutsal olduğu’ gerek dizilerle gerek söylemlerle işlenmiştir. Oysa Türk milleti bilmelidir ki adaletle hükmetmeyen yani bunu 21.yy. şartlarında değerlendirirsek hukuk devleti olamamış bir devlet vatandaşlarına insanca yaşama hakkı veremez. Modern bir Türk devletinde güçlü ve bağımsız bir yargı erki olmalıdır. Türk milleti bunu istemeli ve buna güvenmelidir Şüphesiz içinde yaşadığımız devlet kurulurken her noktada ‘bağımsız Türk mahkemesi’ ifadesi geçmesi sebebi budur. Anayasamız tüm bunları hukuki olarak sağlasa dahi yönetimde bulunanlar Türk devlet geleneğinde Kanun üstünlüğü ahlakına sahip olmazsa, şark kurnazlığı ile her şeyin bir yolu bulunabiliyor. Bu da ne yazık ki gözle görülür bir gerçektir.


Son günlerde yoğunlukla hissettiğimiz bu kuvvetler birliği yolu Türk milleti adına çok tehlikeli bir yolun başlangıcı olabilir. Türk milletinde yaşayan milliyetçi bir genç olarak bu yoldan tedirginim. Türk milliyetçisi olarak milletimin üstün refah seviyesinde insani şartlara göre yaşamasından daha normal bir isteğim olamaz zaten. Fransız yazar Montesquieu, kuvvetler birliğinin olduğu bir yerde ve bu 3 ana erkin tek kişide toplandığı bir yerde her şeyin mahvolacağını söylüyordu. Bugün hiçbir şekilde denetlenemeyen bir iktidarın olduğu ve denetim yapması gereken kurumların işlevsiz kaldığı bir dönemdeyiz. Kuvvetlerin tek elde toplandığı bir yerde vatandaşların hürriyetinden ve insan haklarından söz edemeyiz. Burada iktidarda kim olursa olsun böyle denetimsiz bir gücü elinde bulunduran bir yönetimi Türk vatandaşı istememelidir. Acton şöyle söylüyor "İktidar yozlaştırır, Mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır".


Ne Yapmalıyız?


Türk milleti olarak devletin bizim için var olduğunu unutmamalıyız. Devletimizi korumak istiyorsak onu yozlaşan iktidarların elinden almamız gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’ni bir hukuk devleti haline getirmeliyiz. Yargıya ve Hukuka güvenmeli ve iktidarlardan yargı bağımsızlığı ve hukuki güvence istemeliyiz. Anayasanın üstünlüğünü korumalıyız. Bütün vatandaşlar için eşit ve bağımsız bir yargı için çalışmalıyız. Unutmadan tüm bunları isterken ahlaklı bir yönetim ve ahlaklı bir toplum talep etmeli bunu gerçekleştirmek için uğraşmalıyız. Ne olursa olsun çok iyi bir anayasal sistem var olsa bile yargının vesayeti güçlü olsa bile ahlaksızlığın taraftarlığın holiganlığın olduğu bir toplumda hepsini kendi menfaatlerine kullanacak birileri olacaktır. Yöneticiler mahkeme ve belki anayasayı tanımayacak bu yanlışı bir holiganlıkla örtebilecektir. Unutmamalıyız ki ahlaksızlık ve holiganlık var olduğu sürece yargının, hukukun ve anayasanın hiçbir değeri olmayacaktır. Her şey özüne bağlanır, asıl mesele erdemli bir insan olabilmektir. Belki de günümüz Türkiyesi’nin en büyük sorunu da budur?


26 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page