top of page
  • TELKİN DERGİSİ

Osmanlı Ekonomisinde YaşananSorunlar ve Tağşiş Uygulamaları / Mikâil Aksu

Osmanlı tarihi büyük oranda savaşlar ve tahta geçen padişahlar üzerinden anlatılır. Savaşlar üzerinden tarih anlatımı kuşkusuz çok önemlidir ancak -pek anlatılmasa dahi- tarihin iktisadi boyutu da hiç küçümsenmeyecek derecede önemlidir. “Mal, canın yongasıdır” derler. İnsanlar her ne kadar “erdemi” maddiyatta değil maneviyatta arasa da aslında herkes hayatını maddiyata göre düzenler. Bu yüzdendir ki Osmanlı tarihi boyunca yaşanan taht değişimleri, kurumların ve sistemlerin çökmesi, yoksulluklar, isyanlar vb. Siyasî ve sosyal huzursuzlukların altında yatan sebeplere bakarsak ciddi ekonomik ve mali problemlerin olduğunu görürüz. Ekonomik ve mali problemlerin anlaşılabilmesi, başka bir deyişle devlette neden gelir kaybı olduğunun ve ülkede para dolaşımının neden azaldığının anlaşılabilmesi için önce “Osmanlı iktisadi anlayışına” ardından yaşanan diğer sorunlara bakmak gerekir.



Osmanlı İktisadi Anlayışı

Osmanlı ekonomisi, kuruluşundan beri günümüzdeki gibi bir kapitalist anlayışa sahip değildi. Çünkü yöneticilerin amacı, liberal bir mantalite ile ticareti geliştirecek politikalar uygulayıp halkın genel refahını artırmak yerine, sadece iaşeci bir mantalite güderek halkın karnını doyurmaktı. Koskoca Osmanlı tebaasının karnını doyurma işi ise anlaşılacağı üzere ithalattan geçiyordu. Bu bağlamda Osmanlı’da, 16. yüzyılda Batı Avrupa’da gelişen “ithalatı kıs, ihracatı artır” esasına dayanan “merkantilist” anlayış yerine “ithalatı artır, ihracatı kıs” esasına dayanan “provizyonist (iaşeci)” bir anlayış güdülüyordu. Provizyonist politikalar (örneğin narh sistemi), özellikle devletin en kalabalık şehrinde yani İstanbul’da yoğun bir şekilde uygulanıyor; yöneticiler, halkın çeşit çeşit gıdaya uygun fiyatlarla, kolay bir şekilde ulaşabilmesi için çaba sarf ediyordu. Bu yüzden -özellikle kıtlık dönemlerinde- sık sık ithalat yasakları uygulanıyor, bazen de üreticilerin ürünleri halka iaşe sağlamak amacıyla düşük fiyattan alınıp halka mal ediliyordu. Örneğin devlet, İstanbul’da halka ucuza et sağlamak için et üreticilerinin hayvanlarına normal piyasa değerinden daha ucuza fiyat biçiyor, sonra da bunları ya güzellikle ya da zorla alarak mezbahalarında kesip halka ucuzdan et dağıtıyordu.



Sorunlar: Coğrafi Keşifler ve Sanayi Devrimi

İaşeci anlayış, son dönem Osmanlı tarihinde yaşanan krizlerin temelini oluşturur. Belki de Osmanlı, liberalleşme yolunda 19. yüzyılda yaptığı ekonomik reformları daha önce yapsaydı, Tanzimat Fermanı ile verdiği ticari güvenceleri daha önce verseydi tarihin akışı çok farklı bir yönde seyredebilirdi. Ancak bunlar olmadı ve iaşeci anlayışın üstüne yeni yeni olaylar eklenince ekonomik ve mali sorunlar iyice büyüdü.


“Coğrafi keşifler” bu yeni gelişen olaylar arasında en anlaşılır olanıdır. Zira coğrafi keşiflerle birlikte yeni ticaret yollarının keşfedilmesi ve buna mukabil eski ticari yolların önemini kaybetmesi; devletin gelirini azaltmış, tüccarların artık Osmanlı hakimiyetinde olan yollardan geçmemesi yüzünden ülkeye para uğramamış, böylece para dolaşımı hep Osmanlı toprak sınırları dışında gerçekleşmiştir.



İkinci olarak ise Avrupa’da 18. yüzyılın sonu 19. yüzyılın başında gerçekleşen Sanayi Devrimi’nin ucuz maliyetlerle çok sayıda üretim yapılmasını olanaklı kılması sorun olarak gösterilebilir. Daha önce de bahsettiğimiz üzere Sanayi Devrimi öncesi 16. yüzyılda İngiliz tüccarlar, üretimi artırmak ve üretimden kalan fazla ürünleri dışarıya pazarlamak istedi (merkantilizm). Böylece ülkeye dışarıdan para sokabilecekler ve zenginliklerine zenginlik katabileceklerdi. Bunun yolu “üretimi artıracak yöntemlerden” geçiyordu. En nihayetinde Sanayi Devrimi ile beraber İngiltere -ve diğer bazı Avrupa ülkeleri- ucuz maliyetlerle bol miktarda üretim yapmayı öğrenip gelişmiş ve ardından sanayileşmiştir. Henüz sanayileşemeyen ülkeler ise tarihteki yerlerini “pazar yeri” olarak almışlardır. Osmanlı devleti de bilindiği üzere tarihteki yerini “pazar yeri” olarak alan ülkelerden biri olmuştur. İngiltere’nin kaliteli ve bir o kadar da ucuz seri üretim mallarının ülkeye girmesi yerli üreticiyi çok zayıflatmış, bununla beraber ülke içinde dolaşımda olan paraların ülke dışına akmasına sebep olmuştur.



Sorunlar: Yeni Sisteme Ayak Uyduramama ve Ticari Antlaşmalar

Osmanlı devletinin o dönemler her geçen gün benimsenmekte olan kapitalist üretim tarzına ayak uyduramaması, ekonomisini büyük oranda zayıflattı. Artan savaşların finansmanı ve dışarıdan alınan borçların ödenmesi için devlete para gerekiyordu. Parasızlığa ve zayıflamalara çare bulmak isteyen yöneticiler, bozulan kurumları ve toprak sistemlerini düzeltmeye çalışsalar da yapılan bu reformlar başarılı olmadı. Zira bu reformlar, uzun vadede ülke ekonomisini canlandıracak reformlar yerine kısa vadede devlet kasasına “sıcak para (nakit para)” aktaracak reformlar niteliğindeydi. Örneğin vergilerin, hızlı ve toplu bir şekilde toplanabilmesi için “iltizam sistemine” geçilmesi buna örnek olarak gösterilebilir.


Sıcak para politikalarına verilecek bir diğer önemli örnek, devletin gümrük gelirlerinden faydalanmak ve bir nebze de olsa iç ticareti canlandırabilmek için yaptığı ticari antlaşmalardır. İngilizlerle yapılan 1838 Baltalimanı Antlaşması ile Osmanlı, gümrük vergilerini indirerek ülkeye daha çok yabancı tüccarın gelmesiyle gelirlerini artırmayı amaçladı. Kısa vadede bu plan işe yaradı. Gümrük vergilerinin azaldığını gören tüccarlar ülkeye daha çok girmeye başladı ve devlet bundan büyük gelirler elde etti. Ancak uzun vadede, yabancı tüccarın ülkeyi adeta istila etmesi, yerli tüccarın ekonomisini zarara uğrattı. Peki bu zarar nasıl oluştu? Kısa bir analizle açıklayalım; İngiliz tüccarlar, kendilerine verilen ekonomik imtiyazlardan istifade ederek Osmanlı ülkesine akın akın geldiler. Bazı tüccarlar müşterilerine ellerindeki kaliteli, ucuz ve bol miktardaki malları yerli üreticiye nazaran kolayca satabildiler. Çünkü kim kaliteli ve ucuz mala hayır diyebilir ki! Bu ürün satanların yanında bir de İngiltere’deki üreticilere hammadde sağlayan tüccarlar vardı. Bu tüccarlar ise Osmanlı hammadde ve tahılına göz diktiler ve zaten zengin oldukları için hammadde ve hububatlara yüksek fiyatlar teklif ettiler. Haliyle yerli hammadde satıcıları, ürünlerini daha az fiyat teklif eden yerli tüccarlar yerine daha fazla fiyat teklif eden yabancı tüccarlara sattılar. “Ürünü daha yüksek fiyat veren kişilere satma eğilimi” gibi çok basit bir iktisadi kaideye dayanan bu örnekteki yaşanan olayların, aynı anda tüm İstanbul ve Anadolu’da topraklarında yaşandığını düşünürsek yabancı tüccarların yerli tüccarları (genellikle Türk-Müslüman) ciddi iktisadi zararlara uğrattığını söyleyebiliriz.

Sorunlar: Modernizm Etkisi ve Özet

Yabancı mallara artan talebin sebepleri arasında daha soyut nedenlerin de yattığını söylemeden geçmemek gerekir. Örneğin, modernizmin getirdiği yeni yaşam tarzlarından ötürü harcama alışkanlıklarının değişmesi, fuzuli tüketimin ve şatafatın artması yabancı mallara olan eğilimi daha da artırmıştır.

Özetle söylemek gerekirse Osmanlı’nın ekonomisini ve maliyesini kötü duruma sokan sorunlar; devletin iaşeci anlayışı, coğrafi keşifler, savaş masrafları, devletin, merkantilizm ve kapitalizm gibi yeni ekonomik sistemlere ayak uyduramaması, yapılan reformların kısa vadeli olması ve sıcak parayı hedeflemesi, son olarak ise antlaşmalar sonucunda verilen imtiyazlarla birlikte yabancı (özellikle İngiliz) tüccarların ülkeyi istila etmesidir. Burada anlatılmayan diğer sorunlar ise 16. yüzyılda dünya genelinde yaşanan nüfus artışları, 15. yüzyılda Amerika’nın keşfi sonrası Amerika’dan Avrupa’ya akıtılan tonlarca altının yarattığı küresel enflasyon gösterilebilir.



Çözümler: Liberal Reformlar ve Tağşişler

Yukarıda liberal mantalite ile yapılmaya çalışılan reformlardan, değiştirilen sistemlerden ve ticareti canlandırmayı hedefleyen bazı antlaşmalardan bahsedildi. Bu çözüm arayışları söylediğimiz üzere başarısız “ekonomik” hamlelerdi. Peki devlet “mali” anlamda nasıl politikalar izledi? Buna cevaben; Osmanlı yöneticileri tarafından ilk defa 15. yüzyılda keşfedilen, ülkedeki akçeleri (gümüş paraları) eritip yerine daha az gümüş içeren akçeleri piyasaya sürme usulüne dayanan “tağşiş uygulamalarını” verebiliriz.

Tağşiş uygulamaları, aslında “borçlarımızı neden para basarak ödemiyoruz” sorusuna “benzer” (aynı değil) bir usule dayanılarak yapılıyordu. Bunu anlamak için çok basit bir örnek verilebilir. Örneğin devlet dolaşımda olan ve her biri 10 gram gümüş barındıran 10 akçeyi piyasadan topluyor, eritiyor ve ardından bu 10 akçeden; her biri 5 gram gümüş içeren 20 akçeyi piyasaya sürüyordu. Başka bir şekilde söylemek gerekirse devlet, 20 akçe borcu olduğu zaman 10 akçeyi tağşiş edip 20 akçe haline getirerek borcunu kolayca ödeyebiliyordu. Bir nevi para basıyordu. Tağşiş uygulaması, ilk başlarda az sayıda yapıldığı için kısa vadede devlete büyük yararlar sağlıyor, devlet giderleri tağşiş ile oluşturulan bu ekstra kaynaktan karşılanıyordu.

Ancak kısa vadede yararlı olan bu uygulama ilerleyen zamanlarda sürekli yapılmaya başlandı. Bir dönemden sonra artık o kadar çok yapılmaya başlandı ki paranın alım gücü iyice düştü ve büyük krizler, enflasyonlar yaşanmaya başladı. Enflasyonları daha kolay anlatmak gerekirse; halk önceden 10 gram gümüş içerikli 1 akçe ile 1 adet ayakkabı alabiliyordu. Ancak tağşiş sonrası 10 gram gümüş içeriği 1 akçede değil artık 2 akçede (2 akçe=5’erden toplam 10 gram gümüş) olduğu için 1 ayakkabı tağşiş sonrası 2 akçeden değer görmeye başladı. Görüldüğü üzere her geçen gün enflasyon bu basit mantığa dayanarak arttı.



Tağşişler özellikle 19. yüzyılda II. Mahmut döneminde çok uç düzeylere ulaştı. II. Mahmud tahta geçtiğinde 5,9 gram gümüş içeriği, taht boyunca 0,53 grama kadar düşürüldü. Daha sonra 0,53 gramın devletin itibarını zedeleyeceği gerekçesiyle gümüş içeriği 1 grama yükseltildi ve I. Dünya Savaşı’na kadar hiç değişmedi.

Tağşiş uygulamalarının paranın alım gücünü düşürmesi Osmanlı bürokrasisini ve özellikle Yeniçerileri çok rahatsız etti. Bu dönemde alım gücünün düşmesinden kaynaklı birçok askeri, siyasal ve sosyal krizler yaşandı. Hatta II. Mahmud’un yüksek enflasyonlar karşısında üzüntüsünden verem olup öldüğünden bahsedilir.

Sonuç

Her ne kadar Osmanlı’nın yaşadığı siyasal ve sosyal sorunlardan bahsedemesek de çoğu kişinin bildiği üzere devlet, 15. yüzyıldan sonra her geçen gün zayıflamaya başlamıştı. Zayıflama son dönemlerde iyice hızlanmış daha sonra devlet çökmüştü. Başta söylediğimiz üzere maddiyat çok önemlidir, bir ülkede yaşanan hadiseler parasal sorunlar incelenmeden ele alınamaz. Bu bağlamda diyebiliriz ki Osmanlı’nın yaşadığı krizlere ekonomik ve mali sorunlar ciddi oranda etki etmiştir. Haliyle devletin sonu, ekonomi yüzünden bozulan kurumlar, ekonomi yüzünden yapılan isyanlar, ekonomi yüzünden kaybedilen savaşlar neticesinde gelmiştir. Genç Cumhuriyete ise ekonomik anlamda miras olarak sadece borçlar kalmıştır.

26 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page