top of page
  • TELKİN DERGİSİ

İSLAM RÖNESANSI VE HAYYAM / DOĞUKAN BAĞÇECİ / SAYI: 3

Güneş Doğu’dan Yükselir

Orta Doğu dendiğinde birçoğumuzun gözlerinin önüne; kan ve gözyaşının birleşerek suladığı kurak topraklar üzerine kurulmuş , içerisinde eğitim düzeyi düşük halkların yaşadığı, toplumun genelinde köktendinciliğin hâkim olduğu, istikrasız ve yolsuz otokrat hükümetlerle yönetilen devletler topluluğu gelir. Fakat, bu coğrafyanın panoraması hep bu şekilde değildi. Bereketli topraklar, önemli ticaret yolları, kutsal şehirler, devasa kütüphaneler ve içerisinde felsefeden fıkıha, cebirden tıbba her türlü ilmi barındıran ve bilim insanı yetiştirdiği kadar sanatçı da yetiştiren medreseler…

10.Yüzyıl civarında Bağdat Şehri

11.yüzyılın başlarından itibaren Orta Doğu’nun evlatları, ellerine kılıç yerine kalem almaya başlamışlardır. Özellikle pozitif bilimlerde bilgi birikimini nesilden nesile aktararak bileklerinden kan yerine mürekkep damladığında bu dünyaya neler katabileceklerini en iyi şekilde gösterdiler. Astronomi, matematik, biyoloji, fizik, coğrafya, tıp, kimya gibi bilimlerin ışığı bütün coğrafyayı aydınlatıyordu.

Bütün bu bilimsel gelişmelere paralel olarak felsefe, mimari, edebiyat, müzik gibikavramların gelişmesiyle insanın hem aklını hem de gönlünü besleyebilen bir coğrafya ortaya çıkmıştı. Bu dönemde, Bağdat’ta dünya üzerinde o zamana kadar görülmemiş büyüklükte bir kitap çeşitliliğine sahip olan Beyt-ül Hikmet (Hikmet Evi) adlı kütüphane açılmış ve bu kütüphanede Antik Yunan’dan Hint medeniyetine, her coğrafyadan çeşitli eserler çevrilmiş ve sonuçta Orta Doğu’da sanattan bilime, felsefeden devlet sistemine her alanda etkisini gösterecek olan kolektif bir kültür ortaya çıkmıştı.


Tabii ki bu kültür oluşurken özgür ve hoşgörülü bir düşünce sistemini de beraberinde getirmişti. Bu düşünce sistemi seneler geçtikçe eriyecek ve günün birinde işler tam tersine dönecek olsa da bu dönemin evlatları dünya tarihinden silinmesi imkansız işler yapacak ve isimleri 800 sene sonra bile hatırlanacaktı.

İşte 18 Mayıs 1048 tarihinde Nişabur’da doğan Ömer Hayyam da bu bilim insanlarından birisiydi. Çok büyük bir matematikçi, astronom ve filozof olan Ömer Hayyam; Nizamülmülk ve Hasan Sabbah gibi dünya tarihi için önemli karakterlerle aynı medresede eğitim aldı. Kainatı, Tanrı’yı ve insanı anlamak için geleneksel İslami düşünce tarzını terk etti ve bu sayede çok önemli eserler ortaya koyabildi. Günümüzde ülkemizde de kullanılan Gregoryen takvimden daha hassas olan Celali takvim, binom açılımı ve literatüre “Pascal Üçgeni” olarak geçen matematiksel kavram da dahil birçok eserin yanında, yazmış olduğu rubaileri ile de bu döneme damgasını vurmuştu.

Ömer Hayyam

Kendi doğum gününü 11. yüzyıl şartlarında günü gününe hesaplayabilecek kadar iyi bir matematikçi ve astrolog, asırlar sonra bile halen büyük bir lezzet alarak okuduğumuz şiirleri yazabilecek kadar iyi bir edebiyatçı ve aynı zamanda düşünür olan Hayyam’ın güçlü kaleminden en çok çekenler de din tacirleri ve beceriksiz hükümdarlardı.

Niceleri geldi neler istediler Sonunda dünyayı bırakıp gittiler Sen; hiç gitmeyecek gibisin değil mi? O gidenler de hep senin gibiydiler


Hayyam’ın felsefe yapma gücü büyük ölçüde kendisinden önce yaşayanların insan aklının hudutlarına ördükleri duvarları kırmasından, bu sınırları kabul etmemesinden kaynaklanır. Tanrı’nın merhametine olan sonsuz güveni, Hayyam’ın şiirlerinde de kendisini göstermiş; rubailerinin bazılarında Tanrı’ya sitem ederken bazılarında onun affediciliğine sığınmıştır.




Sen acırken bana, hiç bir günahımdan korkmam Benle oldukça; yokuş, engebe, yoldan korkmam Beni ak yüzle diriltirsin a Tanrım, bilirim; Defterim dolsa da suçlarla, siyahtan korkmam.

Hayyam’ın düşünce sisteminin gelişmesinde elbette ki en büyük etken, Hayyam’ın eğitim aldığı sırada medreselerdeki genel durumdu. Beyt-ül Hikmet’ten yükselen ilim ışığı yabancı dillerdeki eserlerle birlikte insanların ruhunu ve aklını aydınlatıyor; hoşgörü ,bugünün aksine, Orta Doğu’da görkemli bir anıt gibi insanların karşısına çıkıyordu. Hint, Çin, Türk, Bizans, Arap ve Pers kültürlerini ortak bir potada kaynaştıran insanlar; bu kültürlerin her birinden etkilenmiş ve ortaya çok farklı düşünce sistemleri çıkarmış olsalar da buradan kazandıkları en büyük şey hoşgörü olmuştur.

Fakat her güzel şey gibi bu çağın da sonu çok geçmeden gelecek ve Orta Doğu tekrardan gözyaşının, kanın ve cehaletin karanlık zincirlerine esir düşecekti. İnsanlar, ömürlerinin çoğunu hayatta kalmak için çalışarak geçirdiğinden okumaya, düşünmeye, fikir üretmeye vakit ayıramayacak; çalışmak bir yana, çalışanın hakkını yiyen hükümdarlar, tüccarlar ise bırakın kendileri düşünmeyi, düşünene karşı düşmanlık yapacak ve hatta yeri geldiğinde insanları sırf düşünceleri kendi düşüncelerine uymadığından tekfir edeceklerdi.


Birçok millet ne yazık ki bu uykudan halen uyanamadı. Bazıları uyuduklarının dahi farkında değiller. Ekseriyeti bir damla petrolü bir damla kandan daha değerli görüp aynı sofrada yemek yediği insanları öldürüyor. Bir grup, kadınları eşyadan sayıyor. Bir başka güruh, insan kaçakçılığı adı altında onlarca insanı ölüme gönderiyor. Bazısı kendi insanının üzerine serbest düşüş bombası bırakıyor, bazısı halkı açlıktan kıvranırken servetine servet katıyor. Kimi pazar yerinde bombalı araç patlatıyor, kimi kafa kesiyor. Genel görünümü bu şekilde olan bir coğrafyada, halen bağımsızsak, halen özgürsek, halen egemensek bu haklarımızı borçlu olduğumuz insanlara, bizleri bu cehalet çukurundan çıkarmak isteyen insanlara, bir şeyleri fark ettiği için öldürülen insanlara ne kadar teşekkür etsek azdır.

Başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere tarihimize tesir eden bütün fikir adamlarına sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz.

8 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page