top of page
  • TELKİN DERGİSİ

İki Buçuk Savaş Stratejisi / Doğukan Bağçeci

Siyasetçi ve diplomat Şükrü Elekdağ tarafından 1994 senesinde önerilen doktrindir. Temel olarak Türkiye’nin diplomasisinin ve savunma planının; dışarıda Yunanistan ve Suriye içeride ise PKK’ye karşı girişilecek çatışmalara göre dizayn edilmesini savunur. Özellikle 90’lı yıllar boyunca etkili olan gerginlikler ve yaşanan diplomatik krizler bu doktrinin oluşması ve uygulanması için uygun zemini hazırlamıştır.



Doktrinin orijini Lyond Johnson dönemi Amerikan dış politika doktrinidir. Amerikan versiyonunda Avrupa’da SSCB’ye, Asya’da Çin’e ve Soğuk Savaş döneminde herhangi bir tarafa bağlılığını bildirmemiş bir “Üçüncü Dünya Ülkesi” üzerinde yaşanabilecek çatışmaya odaklanmaktadır.


Bu doktrinin geliştirilmesinde o dönem Yunanistan ve Suriye ile yaşanan ihtilaflar ve PKK’nın silahlı eylemlerinde yaşanan artış en büyük pay sahipleridir. Yunanistan ve Suriye, Türkiye’nin egemenlik alanlarını tehdit edecek hamleler yaparken aynı zamanda PKK’ya da destek sağlamaktaydılar. Bu egemenlik hakkı ihlalleri ve gerçekleştirilen eylemler bilinmeden elbette doktrinin geliştirilme amacı anlanamayacaktır. Dolayısıyla sırasıyla Suriye, Yunanistan ve PKK’nın Türkiye’ye karşı giriştiği iş birliğini tarihsel süreçte inceleyerek İki Buçuk Savaş doktrinini anlamlandırmaya çalışacağım.


Suriye


I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı’ya karşı başlatılan Arap İsyanlarının önderi Şerif Hüseyin’in oğlu olan Kral Faysal’ın kurduğu Suriye Arap Krallığı 1920’de San Remo’da toplanan kongrede alınan karar ile Fransız mandası altına girmişti. Fransızlar bugünkü Lübnan, Suriye ve Türkiye topraklarının bir kısmını kapsayan toprakları kontrolleri altına almışlardı.


Bu mandanın kontrolü altında olan Türk toprağı İskenderun Sancağı idi. Bu bölge Mondros Ateşkes Antlaşmasının akabinde Fransızlar tarafından işgal edilmişti. 1921 senesinde Fransızlar ile Ankara Hükümeti arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın 7. Maddesine göre İskenderun Sancağı, Suriye sınırları içerisinde kalmaya devam edecek ve burada özel bir idare kurulacaktı. Bu özel idarenin egemenlik alanında Türk Lirası kullanımda olacak, Türk kültürünün geliştirilmesi ve korunması için çeşitli çalışmalar yapılacak ayrıca sancağın resmi dili de Türkçe olacaktır.



Sonrasında Lozan ile çizilen sınırlarda da Hatay, Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarının dışında kalacaktı. Genç Cumhuriyet’in diplomatları ve Hariciyesi gibi Mustafa Kemal Atatürk de bu durumdan oldukça rahatsızdı. 1936 senesinde Fransızlar Suriye’ye bağımsızlığını vermişti. Bu egemenlik teslimi ile aynı zamanda İskenderun Sancağı üzerindeki yetkilerini de yeni kurulan Suriye Devleti’ne veriyordu. Mustafa Kemal, bu duruma şiddetle karşı çıkmış, Milletler Cemiyeti çatısı altında gerçekleşen görüşmeler sonuç vermeyince de Fransa’ya 9 Ekim 1936 tarihli bir nota vermiştir.


Atatürk, 1 Kasım 1936 tarihinde TBMM açılışı konuşmasında: “Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük bir mesele, hakiki sahibi öz Türk olan, Antakya ve çevresinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve kesinlikle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok ehemmiyet verdiğimiz Fransa ile aramızda, tek ve büyük mesele budur. Bu işin hakikatini bilenler ve hakkı sevenler, alâkamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve tabii görürler.” diyordu.


Bu gelişmeler Avrupa’da artan Hitler korkusu ile birlikte Fransa’yı Türkiye ile bir antlaşma yapmaya itmişti. Anlaşma ile Hatay’da tarafsız bir seçim yapılması kabul edildi ve bu vesile ile Türk ordusunun Hatay’a girmesine karar verildi. 2 Eylül 1938 tarihinde kurulan Hatay Cumhuriyeti, takvimler 29 Haziran 1939’u gösterirken Türkiye’ye katılma kararı aldı ve ait olduğu yere dönmüş oldu.


Fakat Suriye rejimi o günden beridir Hatay’ı kendi toprakları olarak görmektedir. Baas Rejimi’ni askeri ve siyasi olarak açıktan destekleyen ülkeler de bu konuda Baas rejiminin yanında yer aldı. Bu ülkelerden Rusya’nın resmi haber ajansı olan “Sputnik” konuyla alakalı “The ‘Stolen Province’: Why Turkey Was Given A Corner Of Syria By France 80 Years Ago” (Çalıntı Vilayet: Fransa 80 Sene Önce Neden Türkiye’ye Suriye’den bir Parça Verdi) isimli bir yazı dahi yayımladı.



Bunların dışında senelerdir Suriye’de üretilen haritalarda Hatay kendilerininmiş gibi gösterilmekte hatta ülkelerindeki çeşitli yöreleri tanıtan televizyon programlarının Hatay ile alakalı bölümleri bulunmaktadır. İki ülke arasındaki bu ihtilaflar, her iki devletin birbirleri ile olan ilişkilerinde büyük çatlaklar açmıştır. Bu çatlakları Suriye’nin BTÖ’ye verdiği kamp alanları -özellikle Bekaa Vadisinde yer alan kamp- ve BTÖ elebaşı Öcalan’ı saklaması durumu daha çok derinleştirmiştir.



Yunanistan


Anadolu’ya yapılan ilk Türk yerleşimlerinden beridir Yunanlar ile çok değişken ilişkilerimiz olmuştur. Yaşanan doğal afetlerde her iki ülkenin de birbirine en hızlı şekilde yardım etmesi, ortak kültür ögeleri, halkların birbirine olan benzerliği gibi faktörler devletler arasındaki ilişkileri zaman zaman yumuşatsa da her iki ülke arasındaki gerilim belli başlı kısa dönemler hariç hiç eksik olmamıştır.


Adalar Denizi’ndeki çıkar çatışmaları, her iki devletin de Balkan coğrafyasında etkin güç olmak istemeleri, tarihten gelen düşmanlıklar gibi sebepler bu çatışmaları alevlendirmekte ve NATO’nun Güneydoğu kanadını istikrarsızlaştırmaktadır. Türkiye’nin uzun zamandır bu istikrarsızlıklardan Rusya’yı dengeleyici rolde kullanıp üstüm çıkmaya çalışması ABD’nin Yunanistan’a verdiği desteği arttırmaktadır. Zira ABD ne Yunanistan’ı Türkiye’ye ne de Türkiye’yi Yunanistan’a ezdirmek istemektedir. ABD, Şubat 2020 itibari ile olası bir çatışmayı “önlemek” adına Batı Trakya’da 1.800’den fazla zırhlı araç ve en az 20.000 askerlik bir güç barındırıyor ve bu askeri birlik Yunan Silahlı Kuvvetleri ile sık sık tatbikat yapıyor.


Yunan basınından “To Vima” gazetesinin haberine göre ABD, Yunanistan üzerinde daha fazla askeri kuvvet bulundurmak istiyor. Habere göre ABD, antlaşmayı en az 5 sene daha uzatmayı talep ederken aynı zamanda Yunan hükümetinden ABD askerleri için 20 yeni konuşlanma yeri talep etti. Ekim 2019’da imzalanan bir başka antlaşmaya göre Amerika Yunanistan’daki her askeri tesisi kullanma imkanına erişti. Girit Adası’nda bulunan Suda Üssü ABD’nin ülkedeki tek askeri üssü olarak görünse de aslında Yunan askerlerinin konuşlandığı her mevkii aynı zamanda Amerika’nın da konuşlanabileceği mevkiiler.


Amerika’nın Yunanistan’a gösterdiği bu ilginin temel sebebi ise bölgede “Yerel Güç” olarak adlandırabileceğimiz İsrail ve Türkiye’nin sürekli olarak birbirleri ile olan rekabetidir. ABD’nin Yunanistan ile Türkiye’yi baskılayarak kendilerinin Orta Doğu’daki uydusu olan İsrail’in tesir alanını genişletmeyi istediği açıktır. Bu sebeple Yunanistan ve İsrail donanmaları ile hava kuvvetleri Türkiye’ninkilere kıyasla daha güçlü kılınmaya çalışılıyor. Bu karmaşadan en az zararla çıkmak için İsrail ile ters düşmek yerine ortak çıkarlarımızı korumak adına çalışmalar yürütülebilir. Sahildar devletlerimizden birisi olan İsrail aynı zamanda Suriye’de İran destekli unsurlara karşı çarpışmakta.



Yunanistan ve Türkiye bunlar gibi gerilimi arttıran hamleler ile tarihte sık sık karşı karşıya gelmiştir. Adalar Denizi krizi, Öcalan krizi, Yunanistan’daki BTÖ kampları, Kıbrıs meselesi, Yunanların Megali İdea hayali, Yunanistan’daki Türk azınlığın hakları gibi hususlar bu iki devleti karşı karşıya getiren en önemi faktörlerdendir. Düşmanımın düşmanı dostumdur düsturu ile hareket eden Yunanistan bu mantıkla BTÖ ve FETÖ gibi terör örgütlerinin önemli isimlerinin sığındığı ve yuvalandığı ülkeler listesinde ön sıralarda yer almaktadır.



İşte bu gibi hususlar neticesinde İki Buçuk Savaş doktrinine göre Türkiye; Yunanistan, Suriye, BTÖ üçlüsünün beraber hareket ettiğini devamlı olarak göz önünde bulundurmalı ve atacağı adımları buna göre şekillendirmelidir. Arkalarında yer alan süper güçleri dengeleyici unsur olarak kullanabilmeli ve bu üçlüden herhangi biriyle yaşanacak bir sıcak çarpışmada diğer cephelerde olan üstünlüğünü koruyabilmelidir. Bu üçlünün yanına GKRY de eklenebilir fakat GKRY Yunanistan’dan bağımsız düşünülmediğinden mütevellit ekstradan cephe olarak sayılmamıştır.


Doktrinin başarısı halen uygulanabilir olmasından kaynaklanır. Afrika’da tesir alanımızı genişletirken Fransa ile giriştiğimiz mücadele, Libya’da Rus paralı asker şirketi Wagner ile olan çarpışmalar, Suriye’de YPG/PKK’nın egemenlik alanını daraltmak için yapılan operasyonlar ve dahası temelde bu 3 öncelikli bölgesel düşmana karşı girişilen harekâtlardır.


“Fakat unutulmamalıdır ki asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, mağlûp olabilir; fakat bu durum, hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren, iç cephenin çökmesidir.”


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

111 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page