top of page
  • TELKİN DERGİSİ

Bir Son İle Başlangıcın Yolculuğu: Yaşamak / Fatih Numan Erturan


Yaşamak; düşlerin, gerçeklerin tek bir soluk ile, başlangıç ve bitiş çizgisi içerisinde var olmanın, azlık ya da çokluk ile ifade edilen süre zarflarıyla şimdiye kadarki en büyük direnişi. Varoluşsal bir gerçeklik. Uzun zamanlı yanılsamalar. Bir bütünün tüm parçalarıyla esnek ve kavramsal bir karmaşası. Aklın sınırlarını zorlayan, her köşe başında duraksayan, kendine özgü belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız, başlangıç ve bitişin arasına sıkışmış üç beş gün. Karmaşık, çeşitli ve bir o kadar da derin.


Yaşamanın birçok çeşidi vardır elbette. Enine ve boyuna, doğru düzgün, insan gibi yaşamak. Çerçeveyi tanımlamadan sadece duygularla yaşamak. Bir rengin, tadın, kokunun eşsiz güzelliğiyle defalarca, sonsuzca yaşamak. Yani yaşamı tanımlayan, ona anlam katan, bakış açıları eşliğinde ona yön veren birçok yaşam çeşidi. Ya da yalnızca bir tane… Algılanan ve sadece var olmanın karşılığı olarak.


Öyleyse yaşam içerisinde çokluğu barındırıyor. Çokluğun arasında kalmış teki, yalnızı. Binlerce an arasında tek bir an, tek bir kişi ile sınırlandırılmayı barındırıyor. Nihayetinde her varlığın, her köşebaşının, kelimelerin, akşam saatlerinin, yıldızlı gecelerin ve bir aşkın başlı başına, kendine göre bir var olma özgünlüğünü barındırıyor.


Ve yaşamın çokluğunun arasında insan bir anlam arıyor. Sevgiyi, acıyı, sevinci, hüznü, heyecanı, korkuları… Tüm duyguları hissederek geçen zamana isim vermek istiyor. Harcanan her anda bir nedensellik ve delirmemek için birkaç tutunacak mana istiyor. Çünkü yaşamak böyle bir şeydir. Şeylerin her birinin ismi olan ve anlam derinlikleri arasında zamanın tüketimidir. Tadına varılması gereken anlar bütünüdür. Yaşanması gereken bir şeydir. Umudu barındırır ve umut ile ne pahasına olursa olsun güzeldir.


İşte böyle yaşamak üzerine yazmaya başladığımızda aynı zamanda karmaşa da başlıyor. Bir o yana bir bu yana sürüklüyor insanı. İşte bizler de bu karmaşanın içerisinde yaşıyoruz hayatlarımızı. Tüketiyoruz gitgide, bize ait olan fakat asla sahip olamadığımız zamanları. Bugünün anlam ve önemini hissedemeden yarın oluyor. Yarından sonra sonraki gün... Sonra yine ertesi günü düşünerek bir gün daha... Geçen bir, iki, beş ve onlarca gün. Yarını düşünerek yarını bekleyerek geçen bir hayatın günlerini her gün idam sehpasında yarınlara hediye ediyoruz. Ve ölüm bir hediyenin yanında ne korkunç kelime.




Peki bugün nerede? Ne kaldı bugünden geriye? Yaşadım dediğimiz kaç gün kaldı hatırımızda? Peki yaşam ne? Bir haz kaynağı mı? Yarınların oluşturduğu fakat sadece bugünü yaşadığımız bir çelişki mi?


Bir insanın hayatı bugündür. ‘Şu an için mutlu olun. Şu an sizin hayatınızdır.’’ diyor Ömer Hayyam. Yaşadığı an içerisinde geleceği bekliyor insan. Gelecekte de geçmişe hasret kalıyor. Yani ne şimdiyi ne de geleceği yaşayabiliyor aslında.


Hızlı yaşamlar sürüyoruz. Hızına yetişemediğimiz yaşamlar... Bu yazıma devam ederken bile hızlı olmam gerektiğini fısıldayan birileri var sanki kafamın içinde. Sessiz hayaletler kaplamış zihinlerimizi. Bizi hapseden özgürlüklerimizin köleleriyiz. Çünkü küçücük ekranlara sığan küçücük dünyaların sahipleri olduk. Sorumluluklarımız fazla, bekleyenimiz çok. Bu nedenle yetişmek zorundayız. Ama nereye? Gittikçe yaşamaktan uzaklaşıyoruz. Yaşamın içerisinde var olan sırlardan uzaklaşıyoruz. Bir kenara çekilip duraksamaya bile vaktimiz yok. Sevgiye, aşka, yaşamaya vaktimiz yok. Durup düşünmeye, anlarımızın çevrelediği bütünü anlamaya vaktimiz yok. Eskisi kadar yürümüyoruz bile. Eskisi kadar sohbet etmiyoruz. Doğayı seyretmiyoruz, onu anlamıyoruz sadece kullanıyoruz.


Yaşadığımız bir şeyler arasında sevgiyi, dostluğu, sohbet etmeyi bile sadece boşluk bulunca yaşamaya bırakıyoruz. Ve sevgisiz bir dünyada sevgisiz insancıklar oluyoruz sadece. Bu kadar yokun arasında varı yaşamaya çalışıyoruz. Peki hiç düşündük mü bu olmayanlar arasında ne yaşıyoruz, neyi yaşıyoruz?


Neden küçük hayallerimiz yok. Neden bugünü de hissettirecek anlamlar barındırmıyor şimdimiz? Ruhlarımız gittikçe soyunuyor eskiden. Bedenlerimiz olmadığının aksi davranıyor. Bizler kaybolmuşluğun getirdiği bulantı ile dönüşü olmayan, eski ve yeniye yabancı, bir akıntının yolcusu olarak zamanı tüketiyoruz. Eriyoruz git gide.


“Yaşam kontrol altına alınamaz; ona sahip olamazsın. Tam tersine, sen onun tarafından sahiplenilirsin. Ancak o zaman, onunla iletişim mümkün olur.” diyor Osho. İnsanlar sahiplik duyguları içerisinde sürdürüyor hayatlarını. Hiçbir şeyin sahibi olmayan insan, varlığı ile birlikte yaşamın da sahibi zannediyor kendini. Fakat kontrol edemediğimiz bir yolculuktur yaşamak. Sadece anların farkındalığı içerisinde süren, geleceğin ve geçmişin uzak olduğu bir devinimdir.


Yaşam bana göre hissetmektir. Hissedebildiğin kadar yaşamışsındır bu hayatı. Başkaları için değil, kendin olarak. Göstermek zorunda olduğun şeyleri yaşayarak değil, yapmak istediğin şeyleri yaparak. Okumak zorundasın diye değil, gerçekten okumak istediğin için. İyilik yapmak zorundalığı hissettiğin için değil de içinden gelerek, Allah rızası için iyilik yaparak. Hissetmediğin müddetçe yaşam sadece bir hevesten ibarettir. Ölüme giden yolculuğun hediyelerinden faydalanamamaktır. Oysaki ölüm yolculuğunda bile bir sürü hediyeler vardır. Ve hediye ölümün yanında ne muazzam kelime.


Yaşam içerisinde yollar vardır: İyi – kötü, doğru – yanlış, zorunda olduğumuz ve zorunda olmadığımız yollar… Değişim barındırır yaşam. Eski ve yeniyi barındırır. Ve bizler varız ; bu yolculuğun ve yolların yolcuları… Hangi yollar bizim peki? Hangi yolculuk ile varıyoruz beklediğimiz sona? Arada kalmışlık ile mi kuşatıldık yoksa?

Yaşamın özü tektir aslında. Bir nedeni vardır yaşamanın ve bu neden ile yaşanmalıdır yaşam. Fakat bizler arada kalmışlığın verdiği çekilmez sancılarla çürüyoruz gittikçe. Zaman geçtikçe ruhlarımız kaybolup yalnızlar kervanında sonunu bekliyor. Anlamı yitiriyoruz zamanla. Varlık nedenini unutup yol alıyoruz sonsuz denizlerde.


Voltaire ölüm döşeğindeyken biri gelerek şöyle bir soru sorar;

“Eğer yaşayacak bir gününüz daha olsaydı, o günü nasıl yaşardınız?’’ Voltaire ise şöyle bir karşılık verir: Birer birer!”

Yaşamak yine de yaşanmayı hak eder.

Ve bitmek ile örtünür yaşam. Bir son ile başlangıcın yolculuğuna çıkartır insanlığı. Ve geçen bir ömrün sancısı tek bir an ile sonsuza kadar yaşanır.


284 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page