• TELKİN DERGİSİ

Balyoz'un 10. Yılında Türk Silahlı Kuvvetleri / Ahmet Yılmaz



Türk askeri idealini her daim temsil ve muhafaza eden tüm kahramanlara saygıyla…


1990’lı yıllar…


Türk Silahlı Kuvvetleri; hantal bir NATO ordusu olmaktan PKK ile mücadele sürecinde nispeten kurtulmuştu. TSK artık yüksek muharebe yeteneğine erişmiş, sınır ötesine büyük birliklerle kısa sürede intikal edebilen bir ordu haline gelmiş ve kara-hava ortak operasyon yeteneğini geliştirmiş bir orduydu. Nitekim öz güvenini ve gücünü Kardak’ta, Çelik Harekâtı’nda kanıtlamış; her şeyden önemlisi, Soğuk Savaş sonrası koşullara NATO gözlüğü dışında bakmaya gayret eden bir Türk ordusu söz konusuydu. Bu da tabii ki birilerinin işine gelmedi.


Daha bu yıllarda ABD, Türkiye’nin millî çıkarlarını önceleyen ana aktörden yani Türk ordusundan rahatsız olmuştur. ABD'de TSK’ya karşı olan düşmanlık çeşitli yayınlarla aleni bir şekilde sergilenmiş ve Türk ordusunun Türkiye-ABD müttefikliği için bir tehdit unsuru oluşturması dolayısıyla zayıflatılması gerektiği savunulmuştur.


2 Ekim 1992’de “Display Determination-92” adlı NATO tatbikatında “Muavenet” adlı gemimiz ABD donanması tarafından vurulmuş ve gemi komutanı dahil 5 asker şehit olmuştu. 1993 yılında yaşananlar ise herkesin malûmu: Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Bahtiyar Aydın, Ahmet Cem Ersever, Turgut Özal, Adnan Kahveci, 33 Er, Madımak, Van/Bahçesaray Sündüz Yaylası, Başbağlar, Yavi katliamları ve niceleri…


Henüz 1994 yılında, o dönem Deniz Kurmay Albay rütbesiyle görev yapan iki subayın Türk Harp Akademileri Dergisi’nde yayımlanan çalışmasında “Orta Doğu’da Türkiye-ABD ilişkilerinin dengelenmesinin zor olduğu” ve “eğer Türkiye, ABD’nin isteklerini yerine getirirse, dış politikamıza onulmaz zararlar gelebileceği” belirtilmiştir.


AKP grubu ise 2003 yılı şubat ayında TBMM’de, ABD’nin (Irak’a müdahalesi için) ciddi bir askerî kuvveti Türkiye’de sözde “geçici konuşlandırmasını” öngören bir tezkereyi onaylayarak TBMM Genel Kuruluna göndermişti. Bu konuşlandırma değil, bir nevi işgal niteliği taşımaktaydı zira on binlerce ABD askeri sözde 3 ay süreyle Türkiye’de konuşlanacaktı ve ulaşım anlamında kendilerine birçok ayrıcalık tanınmıştı. Bütün bunlar için yani vatan topraklarının işgal edilmesinin karşılığı olarak dönemin hükûmeti, ABD’den 90 milyar dolar istiyordu. Ayrıca bizim için utanç kaynağı bir olay daha yaşanmıştı. TBMM’den onay beklemeden ABD, İskenderun ile Mersin’e askeri araçlarını indirmişti ve 130 gemisini de bu illerdeki limanların açıklarına demirlemişti. Neyse ki Meclis’te salt çoğunluğa ulaşılamadı ve tezkere reddedildi.


Akabinde 4 Temmuz 2003 günü Irak’ın Süleymaniye kentinde 3 subay, 8 astsubaydan müteşekkil bir Türk Özel Kuvvetler timinin bulunduğu bina, General Odierno komutasındaki ABD 173. Hava İndirme Tümenine bağlı timler ile Celal Talabani’nin oğlu Bafel Talabani’nin “peşmergeleri” tarafından basılır ve tim teslim alınmak istenir. Tim komutanı bu noktada inisiyatif almayarak üstlerine ulaşmış ve fikir almıştır. Neticede ise dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök tarafından “mukavemet etmesinler” emri verilmiş ve tim teslim olmuştur. ABD’li askerler, tim personelini “ters kelepçeleyerek” ve “başlarına çuval geçirerek” teslim almıştır. Teslim alınan askerlerin Amerikalılar tarafından yargılanacakları haberi üzerine ise yine Hilmi Özkök, “Hiçbir suçları yoktur. Suçlularsa yargılayın.” der. Ne desin ki!


Çuval Olayı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yakın geçmişte itibar kaybını artıran ve TSK personelinin komutanlarına olan güvenini en fazla sarsan olaylardan biriydi. TSK’nın kırmızı çizgilerinden vazgeçtiği dönemin de başlangıcıydı aynı zamanda.


O dönem ABD’ye bağlılık bildirmekten ordusunun, ülkesinin onurunu müdafaa etmeye fırsat bulamayan yetkililer, kitabi açıklamalarla yetindiler. Genelkurmay Başkanı’nın söyleyemediklerini, olayın yaşandığı sıralarda devir-teslim töreni için Washington’da bulunan ve olayı duymasının ardından törene gitmeyen dönemin Ege Ordusu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon söylemiş ve kendisi, cesareti nedeniyle Ergenekon ve Zirve Yayınevi davalarıyla ödüllendirilmiştir!


Davalar…


Daha doğrusu “kumpas davaları’’…


Bu süreçte yaşananlar, ancak 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra kamuoyunun ilgisini çekmeyi başarsa da aslında yıllardır özellikle bu kumpasa uğramış kişiler tarafından anlatılıyor, anlatılmaya çalışılıyor.


2005 yılında Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde Umut Kitabevi’nin bombalanmasıyla ilgili olarak başlatılan dava (Şemdinli Davası), kimi zaman kamuoyunda orduya karşı ilk organize saldırı olarak anılsa da ben bu davayı, ordu ile ilgili yaratılmaya çalışılan algıya hizmet etmiş olmasını bir kenarda bırakıp en başta içeriği nedeniyle “ilk” olarak kabul etmiyorum. Bu nedenle ilk saldırıyı “Atabeyler Davası” olarak kaydedeceğim.


Atabeyler Davası’nda Özel Kuvvetler mensubu 4 asker ile 7 sivil tutuklanmıştı ancak tepki çekmemişti. 18 Eylül 2008’de o dönem “teğmen” rütbesinde bir subay olan ve yakın dönemde CHP’den istifa eden milletvekili Mehmet Ali Çelebi’nin “terör örgütü (Ergenekon) yöneticisi olmak” suçlamasıyla tutuklanması, seri tutuklamaların başlangıcıydı. Eylül 2008 itibariyle emekliler de dahil olmak üzere “orgeneral” rütbesindeki askerlere dahi varan tutuklamalarla sonraki davalara altyapı sağlanmış ve TSK mensuplarına, emekli olarak kurtulamayacaklarına dair gözdağı verilmişti.


2009’da önce bir yarbay tutuklanmış, sonrasında ise Poyrazköy, Kafes, Islak İmza, Amirallere Suikast, Balyoz, Askerî Casusluk, İnternet Andıcı, 28 Şubat başta olmak üzere 19 davada orgeneralinden sivil memuruna toplam 1020 TSK mensubu; darbeci, casus, fuhuşçu, bombacı, sapık gibi hiçbir devletin kendi askerine reva görmeyeceği sıfatlarla yargılanmış, medya da kişiler üzerinden orduyu itibarsızlaştırma yönelimine son derece katkı vermiştir!


Kumpas davaları, devletin dahi kendi içerisinde bu denli organize hareket edemediği derecede bir iş birliği içerisinde gerçekleştirildi. Geçtiğimiz günlerde Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’in Balyoz davasının 10. yılı münasebetiyle çekilen bir videosunu izledikten sonra bu davaları nasıl olduysa çok garip bir şeyle bağdaştırdım: KURTLAR VADİSİ.


“SEHEM” tabirini bilir misiniz? Dizide Irak Savaşı’nın başladığı dönemlerde Saddam Hüseyin’e karşı Kürt grupları silahlandırmaya çalışan ABD, Türkiye’nin tepkisini azaltmak için kime ne kadar silah verdiğini Ankara’ya bildireceğini söyler ancak bu silahlara ek olarak, konseyin kumarhanelerden sorumlu adamı Tombalacı Mehmet, konseyde silah kaçakçılığından sorumlu Laz Ziya’dan ve konseyden habersiz bir şekilde İsrail’den uçaksavar alıp Irak’taki Kürt gruplara ulaştırmak üzere bir “sehem” kurar.


Sehemde, eski bir bürokrat olan ve ülkedeki gümrükleri yöneten “Deve” lakaplı Tuncay Kantarcı gümrük bağlantısını sağlamakla görevliyken; “İplikçi” lakaplı Nedim Malik adlı tefeci ise sehemi finanse edecektir. Sonrası ise bu konu özelinde çok önemli olmadığı için bahsetmeye gerek duymuyorum. Gelelim kumpas davalarıyla bağlantısına…


Yargının Gülen cemaatinin eline geçtiği 2010 Referandumu ile birlikte cemaat ile iktidar arasındaki ilişki, bu tür bir seheme dönüştü. Yıllardır devlet kurumlarına küçük parçalar halinde sızan ve kimi zaman da kadro devşiren cemaat, kendisinin bu kadroların yardımıyla kurduğu kumpaslardan faydalanan iktidardan birtakım isteklerde bulunmuştur. Böylece cemaatin Emniyet’teki, yargıdaki ve ordu içerisindeki elemanlarının sayısını çok ciddi sayıda artırmasının önü açılmıştır.


Kumpas davalarının devam ettiği sıralarda Gülen cemaati ile mevcut iktidar partisinin arası açıldı ve 17-25 Aralık operasyonları ile bu ilişkiler koptu. Bu ilişkilerin kopuşuyla birlikte başlayan savaş, ordu özelinde ülkeye karşı yürütülen davaların kumpas olduğu kabullenilmiştir. 2014 yılında toplu tahliyeler, 2015 yılında toplu beraatlar başlamış ve yine aynı yıl “kandırıldık, aldatıldık, kullanıldık” itirafları gelmiştir. Zamanla kumpas mağdurlarına tazminatlar ödenmeye de başlanmış ve yandaş medya ile medyanın paralı askerlerinin itibar saldırıları yavaşlamıştır.


17-25 Aralık sonrasında özellikle Emniyet teşkilatında ve yargıda operasyonlar yapılıp cemaat mensupları pasifize edilmeye çalışılsa da bu operasyonlar TSK ve diğer devlet kurumlarının birçoğunda yapılmamıştır.


Gülen cemaatinin 70’li yıllarda başlayan ve özellikle askerî okullardaki sızma faaliyetleri zaman içerisinde tespit edilse de kimi zaman cemaatin elindeki çocukları “kazanmak” amacıyla, kimi zaman ise iktidar sahiplerinin bu sızmalara kendi çıkarları doğrultusunda göz yumması suretiyle 15 Temmuz’a kadar gelindi.


Tabii bu süreç içerisindeki “Çözüm Süreci” denilen saçmalığı da es geçmeyelim. “Teröristlerin ayaklarına mahkeme götürdüler”, “Teröristleri kırmızı halıyla karşıladılar” gibi popülist söylemleri kullanmak istemiyordum ama tam böyle oldu! Dağda karakollar görüntü almasına rağmen teröristlere müdahale edememiş, karakolların ellerinin bağlandığı yetmezmiş gibi örgütün şehirde de mevzilenmesine, Güneydoğu’yu savaşa hazırlamasına da göz yumulmuştur. Sonrasında ise HDP’lilerin içinde silah taşıdığı tabutlara, devletin görmezden gelmesiyle 8 ayda 355 vatan evladı girdi. Binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı, bölgedeki çocuklar okullarından geri kaldı ve başta Diyarbakır/Sur olmak üzere birçok il ve ilçe ağır tahribata uğradı.


Ve 15 Temmuz…


O gece, TSK’nın içinde bulunduğu durumun en net temsiliydi belki de. Öyle ki, o tarihten 5 Haziran 2020 tarihine dek TSK’dan 19.583 personel ihraç edilmiştir.


Kumpas davaları döneminde silah arkadaşlarını yalnız bırakanlar şimdi kendilerini aklama derdine düşmüş durumdalar. Biri çıkıp “korktum” diyemez, “suskunluğum asaletimdendir” der. Bir tanesi de FETÖ’nün orduya en fazla sızdığı dönemin kendi Genelkurmay Başkanlığı dönemi olduğunu unutup “Ali Nadir Paşa’nın aymazlığıyla” kendisinin çok öngörülü bir paşa olduğunu ancak FETÖ’cülerin kendisini çok iyi gizlediğini söyler. Bir diğeri, silah arkadaşları hapisteyken kendisi son sürat yükselmiştir ve “FETÖ benimle çok uğraştı” der (kendisi FETÖ'cü çıksa benim için hiç sürpriz olmaz). Kendilerinden utanmalarını istemek, fazlaca iyi niyetli bir yaklaşım olur sanırım…


Hükûmet ise 15 Temmuz sonrasında da yanlışlar yapmaya devam etmiş ve en büyük yanlışı, bu darbe girişimin sebebi olarak ordu içerisindeki cemaat kadrolaşmasını değil, sistemi görerek sisteme karşı savaş açmıştır. Bu doğrultuda, boğazına kadar siyasete batan ordunun yapısını buna uygun dizayn ederek baştan aşağıya değiştirmiştir. Askerî Liseler, Harp Okulları ve Astsubay Meslek Yüksekokulları’ndaki öğrencilerin ilişiğinin kesilmesini desteklesem de bu, at izinin it izine karışmasındandır zira yıllardır orduya, istihbarat ve Emniyet birimlerine yerleşen ve tespit edilemeyip halen görevine devam eden cemaat mensupları oldukça güvenlik soruşturmaları yapılıp cemaatle iltisaklı olmayan öğrencilerin ayrıştırılması mümkün değildir. Ben burada savunduğum şeyin doğru olduğunu değil, yanlışlar arasındaki en az yanlışı savunduğumu söylemek istiyorum.


Askerî liselerin kapatılması ise çok ciddi bir başka yanlış. Erken yaşta askerlik ruhunu aşılamak üzere kurulan ve ikisi Osmanlı’dan bu yana olmak üzere uzun yıllardır orduya en nitelikli subayları yetiştiren askerî liseler kapatılırken, 15 Temmuz sonrası apar topar birçoğu doğru dürüst mülakata bile girmeden üniversitelerin ara sınıflarından alınan ve o dönemlerde eğitime dahi çıkmayı reddeden veya halen torpille (referans adı altında) alınan, daha 18-19 yaşında lafta milleti korumaya giderken milletin hakkını yemeyi hak sayan öğrencilerden (istisnalar her zaman var) nasıl bir verim bekleniyor?


Mesela bu ülkenin eskiden en seçkin birliği Özel Kuvvetler Komutanlığı’ydı. Halen teoride öyle ancak uygulamada da öyle mi emin değilim zira 2018’in ağustos ayı itibariyle 6 aylık bir eğitimin sonunda kendileri bröve verip görevlendirme yapıyor. Bunu yıllarca bu birliğin bir mensubu olmak için çok çalışmış biri olarak ve üzülerek söylüyorum. Özel Kuvvetler, yıllarca başarılarıyla ön plana çıkan bir birlikti ve içinde bulundukları her alanda ordunun onur, gurur kaynağıydı. Özel Kuvvetler kursunu bitirmeyi başarmış bir personel, dünyanın hemen hemen her yerinde görev yapabilecek operasyonel kabiliyete haizdi yani Özel Kuvvetleri gerçekten “özel” yapan şey, birçok insan tarafından yapılamayacak kadar zor faaliyetlerin son derece gizlilik içerisinde yürütülmesiydi. Şimdi Özel Kuvvetler İhtisas Kursu’nu bitiren personelin yüzünü ve kimliğini, Millî Savunma Bakanlığı resmî YouTube sayfasından yayınlıyor!


15 Temmuz’dan sonra kuvvet komutanlıkları (Kara, Deniz ve Hava) ile Genelkurmay, Millî Savunma Bakanlığı’na ayrı ayrı bağlanmış ancak resmiyette Genelkurmay Başkanı’nın emrinde Özel Kuvvetler Komutanlığı dışında bir birlik olmadığı gibi kuvvet komutanlarına emir verme yetkisi de bulunmamaktadır. Ayrıca Yüksek Askerî Şûra üyeleri arasında sadece 4 askerî üye kalmış ve böylece terfiler tamamen sivil iradenin inisiyatifine bırakılmıştır.


Diğer yandan çıkarılan bir KHK ile TSK ve Jandarma teşkilatında albay, general ve amirallerin bekleme sürelerine bakılmaksızın terfi edebilmelerinin ve emekli edilebilmelerinin önü açılmış, dolayısıyla liyakat ortadan kaldırılmış ve ordunun iç hiyerarşisini zedeleyerek teamülleri ortadan kaldıracak bir karara imza atılmıştır.


GATA ve askerî hastaneler Sağlık Bakanlığına bağlanmış, askerî tabiplik müessesesi ortadan kaldırılmıştır. TSK, terör(ist)le aktif mücadele eden bir ordudur ve dolayısıyla ne yazık ki sürekli şehit ve gazi veren bir ordudur. “Harp Cerrahisi” alanında yetişmemiş ve dağa çıkamayacak doktorlar yapamayacağına göre dağda yaralanan personele ilk müdahaleyi kim yapacak?


Hendek Operasyonları’nda yaralanan personellerin Güneydoğu’daki devlet hastanelerinde PKK yanlısı doktor ve hemşirelerce ölüme sürüklenmesi de ayrı bir mesele. Hem GATA mezunu askerî tabipleri Güneydoğu’daki devlet hastanelerinde geçici süreyle görevlendirip hem de askerî tabipliği kaldırmak nasıl bir mantık, anlayabilmiş değilim.


Bir diğer yanlış, yine hatayı sistemde görerek Muhafız Alayı’nın kapatılması ve “yaverlik” kurumunun kaldırılmasıydı. Muhafız Alayı, 1920’de Atatürk’ü korumak üzere kurulan tarihi bir yapıydı ve sorun, bu birliğin darbe girişimine iştirak etmesi değil, alay komutanlığına Muhsin Kutsi Barış, Tanju Poshor gibi FETÖ mensuplarının atanmasıydı. Burada bir parantez açmak gerekirse Tanju Poshor, Balyoz kumpas davasına kaynak teşkil eden 5-7 Mart 2003 tarihlerinde 1. Ordu’da düzenlenen seminerin (sözde darbe planı hazırlanmıştı) koordinesiyle görevliydi ve seminerde görev almayanların bile yargılandığı davada kendisi sadece “tanık” olarak dinlendi. Yaverlikte de aynı durum söz konusu. Cumhurbaşkanı’nın 6 yaverinden beşi yargılanmıştı ve üçü 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı’nın yerini suikast timine söylemelerine rağmen 2020 yılı içerisinde 1 ay arayla tahliye edildiler.


Bu tür politikalar; kumpas davaları, 15 Temmuz gibi süreçlerde ciddi zarar görmüş orduyu daha da aşağılayarak halkın gözünde orduya karşı güvensizlik yaratmaktadır.


Önümüzde 15 Temmuz gibi bir örnek dururken ordunun hiçbir siyasi düşünceye maruz kalmaması ve meritokrasiyi benimsemesi gerekirken her geçen gün liyakatten bir adım daha uzaklaşıyoruz. Örneğin 6 Şubat’ta çıkartılan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle general ve amiral atamaları kuvvet komutanlıklarından alınarak MSB’ye devredildi. Kararnameyle ayrıca, ordunun “yurtdışı görevleri için personel ataması yapma” yetkisine MSB de ortak edilerek bir hataya daha düşmüşlerdir çünkü TSK’da yurtdışı görevinde bulunanlar ile ilerleyen süreçte yurtdışı görevine gitmek üzere seçilen personellerin %81’inin örgütle bağlantısı olduğu gerekçesiyle görevden alındığı, Genelkurmay’ın kendi bilirkişi raporlarıyla sabittir.


Gel gelelim 15 Temmuz’dan sonra “orduda vatansever subaylar görev almaya başladı” gibi saçma sapan başlıklarla bir dizi yayın yapıldı. Zaten yıllardır 28 Şubat örnek gösterilip sözde “dinsiz orduyu dindarlaşıyor” gibi algı yaratılmaya da çalışılıyor. Bu ordu, Ümit Özdağ’ın deyişiyle “Türkiye’nin günde 3 kez Allah’a hamd eden tek kurumudur.”. Bu ordu, yemek duasındaki “Tanrı” kelimesi “Allah” kelimesiyle değiştirilince veya en son Kıbrıs Barış Harekâtı’nda kullanılan “din subaylığı” kadrosu tekrar açılınca “Müslüman” bir ordu olmadı.


Son olarak...


Öncelikle Gara ve Bitlis’teki şehitlerimize Allah’tan rahmet ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne muvaffakiyetler, daha sonra da yetkililerin koltuk sevdasını bırakıp Orkun ÖZELLER kadar onurlu, Işık KOŞANER kadar gururlu, Ömer HALİSDEMİR kadar cesur, Ercan KİREÇTEPE ve Yarbay Songül YAKUT kadar ülkelerine sadık, olmaları gerektiği kadar hakkaniyetli olmalarını ve FETÖ'yle mücadele ederken Kara Kuvvetleri'ne FETÖ'cü istihbarat başkanı ataması yapmayacak kadar akıl sağlığı diliyorum.



43 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör