• TELKİN DERGİSİ

Balkanlar'dan Türkistan'a Enver Paşa / Ahmet Yılmaz

ENVER PAŞA...

Şevket Süreyya Aydemir’in tabiriyle kendi kaderini yaratan adamdı Enver Paşa… Hırsı ve isteği sayesinde henüz dokuz yaşındayken askerî okula girdi. İdadideki son yılında Girit meselesiyle ilgili gelişmelerin, özellikle de meselenin savaşa dönüşmesinin heyecanını tatmış bir askerî öğrenciydi. O dönem için “Hükûmetin aczinden, mutlakıyet yönetiminin kötülüğünden ve özellikle de Sultan Hamit’in fenalığından bahsederdik.” der. Başarısız sayılabilecek rüştiye ve idâdî yıllarından sonra Harp Okulu’ndaki ciddi çabalarıyla hak ettiği Harp Akademisi yıllarında çalışkan, azimli ve çevresi tarafından sevilen, sayılan biriydi. 21 yaşında Harp Akademisi’nden ikincilikle mezun olan Enver Bey, Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle 3. Ordu’ya tayin edilir. Burada bir süre görev yaptıktan sonra 1904 yılının Nisan ayında Üsküp’teki 16. Süvari Alayı’nın bir bölüğüne tayin edilir Enver Bey. Burada, emekli edilmesi gereken beceriksiz bir albayın İstanbul’a rüşvet vererek tümen komutanı olmasına şahit olur. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi?



Bu ve bu gibi olayların “vatanın batması” anlamına geldiğini gören Enver Bey, “Kânûn-ı Esâsî’ye dayanan bir devlet tesisi gerektiği fikri içimde büyüyordu. Yoksa her atılım sonuçta başarısız olacaktı.” der. Enver Bey’in aktif siyasi hayatı, daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşecek olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne girmesiyle başlar. 1906 Eylül’ünde amcasının önayak olmasıyla ve Osmanlı’nın onurunu temsil ve muhafaza edebilecek güçlü bir yönetimin hayalleriyle bir eli bıçak üstünde (!) “1876 Anayasası’nın geri getirilmesine çalışacağına, bu uğurda hiçbir şey esirgemeyeceğine ve ihanet etmeyeceğine” dair yemin ederek cemiyetin 12. üyesi olur. 1908 Mayıs’ında cemiyet, gizli faaliyetlerden vazgeçer ve 20 Mayıs’ta hükûmetin Makedonya politikalarını eleştiren bir manifesto yayımlayarak adlarını duyururlar.



Padişahın olan biteni öğrenmek için Enver Bey’in eniştesi Selanik Merkez Komutanı Yarbay Nazım Bey’i görevlendirdiğini öğrenen cemiyetin Merkez Komitesi, Nazım Bey’i öldürmeyi; Selanik Komitesi ise 25 Haziran 1908’de Enver Bey’in dağa çıkarak ayaklanmayı başlatmasını kararlaştırır. Böylece Enver Bey’in etrafına toplanacak Yeni Osmanlılar ile Abdülhamit, Meşrutiyet’in yeniden ilan edilmesi için zorlanacaktı. Nitekim 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilir ve artık o "Hürriyet Kahramanı Binbaşı Enver Bey'dir".


5 Mart 1909’da Berlin’e askerî ataşe olarak tayin edilse de kısa bir süre sonra 31 Mart Vakası’nda Harekât Ordusu içerisinde görüyoruz kendisini. İsyanın bastırılmasının ardından Berlin’deki görevine geri döner ve görevinin yanı sıra Alman askeri okullarında eğitim görür. Farsça, Rusça, Fransızca ve Almanca bilen, mükemmel resim yapan, istikbâli fazlasıyla parlak bu subaya; yabancı askerî ataşeler, Alman komutanlar bir yana, imparatorun çevresi dahil herkes büyük ilgi gösteriyordu. Zaten Enver Paşa’yla ilgili en bilinen iddialardan biri de Alman hayranı olduğudur ve bu bence doğrudur. Zira dönemin koşullarına bakıldığında hayran olmamak elde değil ve bunu yapabilen çok az insan vardır.



İlber Ortaylı’ya göre Enver Paşa’nın hatası (bana göre eksikliği), “üstün görünenin içindeki zaafı görüp tenkitçi gözle arayıp bulamamasıdır.” Mustafa Kemal Atatürk, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy’la ters düşmesinin sebebi de budur.


29 Eylül 1911’de İtalya’nın Osmanlı’ya savaş ilan etmesinin ardından 8 Ekim’de İstanbul’a gelen Enver Bey, Padişaha Trablusgarp’ta gayrinizami olarak savaşılmasını teklif eder ancak Enver Bey’in oraya cihat için gideceği bilindiğinden karşı çıkılır. Yine de Enver Bey için bu noktadan geri dönüş yoktur. Notlarına şöyle yazar: "Vazifem bu sefer beni, hiçbir maddî netice alamayacağım bir amaca doğru götürüyor. Trablus, zavallı memleket, şimdilik kaybettik –belki de ebediyen–. Peki, o zaman niye gidiyorum? İslam dünyasının bizden beklediği bir ahlaki görevi yerine getirmek için."



Enver Bey, Derne’ye geldiği zaman Araplardan oluşan direnişçilerin sayısı 500- 600 civarındadır. Teşkilatçılık yeteneği henüz Manastır’da kendini gösteren Enver Bey, “Damad-ı Şehriyari (Padişah Damadı)” sıfatını da kullanınca direnişçilerin sayısı 20 bini bulur. En yakın destekçisi Kuşçubaşı Eşref’in yardımıyla çöldeki kabileleri de ayağa kaldırmıştır. Enver Paşa’nın Harbiye Nazırı olmadan önce kurdurduğu ve Kuşçubaşı Eşref’in liderliğini yaptığı istihbarat örgütü Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın ilk belirgin izlerini de yine burada görürüz.


Trablusgarp, Derne, Tobruk ve Bingazi çevresinde 2 yıl boyunca çatışmalar devam etse de her şeyi arkalarında bırakıp gelen Türk subaylarının öncülüğündeki olağanüstü direnişi İtalyanlar kıramaz ve Enver Bey’in yıldızı bir kez daha parlar.


Birinci Balkan Savaşı’nın çıkmasıyla Osmanlı, İtalya’dan barış ister ve Trablusgarp ile Bingazi’ye özerklik tanınır. Adı özerklik olsa da bu, İtalyanlara bu bölgelerin teslimi anlamını taşır. Buraların İtalyanlara bırakılmasını bildiren emirin gelmesiyle Enver Bey ve arkadaşları, Libya’ya hüzünlü bir şekilde veda etse de Enver Bey, buralardaki direnişi her zaman gözetmiş ve destek vermiştir. Birinci Balkan Savaşı sonrası iktidardaki “İngiliz Kâmil’i” nâmıyla bilinen Kâmil Paşa, Edirne’yi düşmana vermeye yeltenir. İttihat ve Terakki de buna önlem almak ister ve 23 Ocak 1913’te Enver Bey ve arkadaşları, Bâb-ı Âli’yi basarak hükûmeti devirirler. Bu konuyla ilgili ciddi yanılgılar var. İttihat ve Terakki sanıldığı gibi burada seçimle iktidara gelmiş bir hükûmeti değil, Halâskâr Zâbitân adlı askeri cuntasının baskılarıyla başa gelmiş bir hükûmeti indiriyor ancak bu sırada Edirne kaybediliyor.



İkinci Balkan Savaşı ise Osmanlı’nın Edirne’yi almak için eline geçen bir fırsattı. Nitekim bu fırsatı değerlendirmek isteyen Osmanlı, Meriç’e kadar ilerledi ve 21 Temmuz 1913’te Edirne, Enver Bey tarafından geri alındı. 18 Aralık 1913’te Albay olan Enver Bey, 4 Ocak 1914’te Tuğgeneral rütbesine terfi ettirilip Millî Savunma Bakanı olmuş, 4 gün sonra da Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmiştir. 9 yaşında askerî okula girmek isteyen o hırslı çocuk, 33 yaşında Osmanlı’nın ordusunun başındaydı, Enver Paşa olmuştu artık. Art arda savaş ilanlarının ardından 12 Kasım 1914’te Osmanlı da Almanların yanında savaş ilan etti. Enver Paşa bu savaş süreci içerisinde Kafkas Cephesi’ndeki başarıları yeterli bulmayarak yeni bir harekât planına gitti. 9. Kolordu’yla birlikte harekâta bizzat iştirak eden Enver Paşa’nın planı, stratejisinde yaptığı bir hata sonucu bozguna uğradı ve Genelkurmay’a göre 30 bin civarı askerimiz şehit oldu.


Herkes bunun üzerinden Enver Paşa’yı eleştiriyor ancak Balkanlarda bunun neredeyse iki katını vermiştik ve İttihatçılar iktidarda değildi. Ayrıca bizim olan yerleri kaybetmiştik yani Balkanlar bizim için daha büyük bir felakettir. Balkanlarda yenilmemiz, ordu içerisindeki çekişmeler kadar redif sisteminin de bir sonucudur. Enver Paşa ise Balkanlar’da alınan ağır mağlubiyetten çıkan orduyu 2 yılda toparlamıştır.


Mesela Balkan Savaşları’nda büyük bir taktik ve lojistik zaaf görülür. Bu zaaf, büyük oranda Alay’dan yetişen ve yeni harp doktrinini bilmeyen subaylardan kaynaklanır. Bunu tespit ederek 280 generali emekliye sevk eder ve bunların yerine, modern harp tekniklerine göre eğitilmiş genç subaylara fırsat tanır. Bu subaylar da Çanakkale’de, Kût'ül-Amâre’de ve birçok yerde sivrilmiş subaylardı. Şubat 1918’de ise “Dağıstan, Türkistan ve Rusya’ya bağlı İslam memleketlerinin muhtaç olduğu yardımı tez arada teşkilatlı, düzenli bir şekilde gerçekleştirmek” amacıyla Kafkas İslam Ordusu’nun kurulmasını ister ve bu ordunun komutanlığına kardeşi Yarbay Nuri Bey’i (Killigil) atar. Kafkas İslam Ordusu, 15 Eylül 1918’de Bakü’yü işgalden kurtarır. Talat Paşa’nın istifasının ardından Sadrazamlık makamına Ahmet İzzet Paşa gelir. Ahmet İzzet Paşa da Mehmet Vahdettin’in baskılarıyla Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalır. Bundan sonra Enver Paşa’nın ülkede kalmasına imkân yoktur ve kendisi zor da olsa ikna edilerek Alman deniz altısıyla ülkeyi terk eder. Enver Paşa, ülkeyi terk ettikten sonra da mücadeleden vazgeçmemiştir. Sivastopol’de arkadaşlarından ayrılır ve Kafkasya’ya geçmek ister.


Çünkü doğuda kurduğu iki ordudan meydana gelen kuvvetlerin başına geçerek Bakü merkezli bir hükûmet kurmak istemektedir. 2,5 yıl bu amaç üzerine yurt dışında çalışmalarda bulunduktan sonra 1921’de Türk ordularının Batı Cephesi’nde zor durumda olması üzerine Anadolu’ya geçmeye karar verir. Ancak Enver Paşa, Sakarya Meydan Savaşı'nın kazanılmasıyla ülkenin gücünün artması sonucu kendisine muhtaç olunmadığını anlar ve Batum'dan ayrılarak dönüşü olmayan Türkistan seferine başlar. Artık Rusların emellerine karşı Türkistan millî hareketini yönetmeye başlamış, Şubat 1922 sonunda Basmacı aşiretlerini toparlayarak onların başına geçmiştir. 4 Ağustos 1922 tarihinde bir bayram gününde, ani bir Rus baskınıyla Çegan Tepesi’nde vadiye çapraz ateş saçan mitralyözlerin üzerine Enver Paşa kılıçlarla hücum eder ve önündekini sustursa da arkasındaki modern mitralyöz, Yakın Çağ’ın ünlü silahı Enver Paşa’yı ve birçok silah arkadaşını yener.


Osmanlı’nın bir çeyrek asrın sorumluluğunda hayatlarını avuçlarında bir kor yığını gibi taşıyarak yaşayan son neslinin en net temsiliydi belki de Enver Paşa. Onlar Yemen’de kırıldılar, Sarıkamış’ta dondular. Tanrı Dağı’ndan esen rüzgâr, bir hilâl uğruna batan güneşlerdi onlar… Ruhları şâd olsun…


ARTIK..

Bu yazıyı yazmama, ne yazacağımı düşündüğüm sıralarda abim saydığım eski edebiyat öğretmenimle yaptığım bir telefon görüşmesi vesile oldu. Bu yazı, kendisinin ricasıyla yaptığım araştırmaya kıyasla fazla yüzeysel olsa da umarım bazılarımızın kafasındaki soru işaretleri aydınlanmış olur. Kendisini adıyla anmak isterdim ama havalar iyice soğudu malum (!). O yüzden kendisine bütün emekleri için, abiliği için buradan teşekkür etmekle yetiniyorum. Ben genel olarak bildiklerimi, öğrendiklerimi günümüzle veya Türkiye’yle kıyaslamak gibi bir gaflete(!) düşerim. Bu yazıyı da hem günümüzle hem de Türkiye’yle bağ kurarak bitirmek istiyorum. Bugün Türkiye’de her kesimden insanlar ya cahilliklerinden ötürü o dönemin şartlarıyla değerlendirmeyi bilmediklerinden ya da yalakalık için Osmanlı’nın çöküşünü yanlış kişilere, gruplara ya da “dış güçlere” yıkıyor.


Bu ülkedeki liberalizm merakının, mal düşkünü ve şovmen ‘sağ’ın, devlet ile hükûmet kavramlarının ayırımını yapamayıp devlet düşmanlığı yapan ‘sol’un, sahtekârlığın, yobazlığın, yabancı hayranlığının, sahte dindarlığın yani Osmanlı’dan bu yana değişmeyen, bir nevi millî huylarımızın İttihatçılık düşmanlığıyla bağlarını merak ediyorum açıkçası. Amacım ne Enver Paşa’yı hatasız veya kusursuz saymak ne de İttihat ve Terakki’yi yüceltmektir ancak Çanakkale’de verdiğimiz şehitlerden gururla bahsedilirken, neden yapılmasındaki öncelikli amacın 93 Harbi’nde kaybettiğimiz yerlerin geri alınması olan Sarıkamış Harekâtı’ndan bahsederken “tek mermi atmadan boşu boşuna ölmüş” muamelesi yapılıyor? Tıpkı Atatürk’ü anlatırken Enver Paşa’yı yermek gibi veya tam tersi…

35 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör