top of page
  • TELKİN DERGİSİ

Çocuk ve Eğitim / Fatih Numan Erturan


Her şey merakla başlar. Merak; kim, neden, niye ve nasıllar ile bir fidan ektirir zihinlerde. Sonrasında tabii sulamak gerekir o fidanı. Her gün bakmak gerekir. Yeteri derecede beslenmeyen ve bakılmayan fidan kurur ve fayda vermez. Bu nedenle ona iyi bakılmalıdır. Çocuklar da fidanlar gibidir. Hayatın bu karmaşık akışında neşe kaynağıdır. Onlara iyi bakmalıyız ve her geçen gün öğrenmenin ve öğretmenin anlamını daha da sağlıklı bir şekilde kavramalıyız. Çünkü tüm bu akış içerisinde bizler eğitimin temellerini ve içerisindeki bileşenlerin birçoğunu çocuklar üzerine kurmaktayız. Bu kısımda başta aile olmak üzere birçok sorumluluk düşmektedir paylarımıza.


Her şey merak ile başlar dedik. Peki merak nerede başlar? Elbette çocuklukta, hatta bebeklikte başlar. Sesler, cisimler, insanlar ve varlıklar ile bağ kurmaya çalışan onları anlamaya çalışan bir çağı oluşturur çocukluk yılları. Birçok çalışmada da görüldüğü üzere çocukluk çağları bir insanın hayatı anlamak, ona yön vermek, sonraki yıllarını bu yıllarda kazandığı edep ve ahlak ile yaşamasını sağlayan bir dönemdir. Bu nedenle eğitimin temelleri çocuklukta atılır.


Çocukluk dönemi hayatımızın en önemli dönemidir. Hayatımızın hiçbir anında o yıllardaki kadar özgür olamamışızdır belki de. Saf zihinler, tertemiz kalpler ile çocuklar melek gibidirler. İnsanlar için de hep bir özlem içerir o yıllar. Çünkü o yıllarda oyunlar vardı sabahtan akşama kadar oynanan; kardeşliğin, yardımseverliğin, beraber olmanın verdiği mutluluk vardı. Kötülük uğramazdı mahallelere. Evlerin içinde neşe, gözlerde hep bir sevincin parıltıları vardı.



Şair Necip Fazıl o dönemler için şöyle demiştir;


"Çocukta, uçurtma ile göğe çıkmaya gayret

Karıncaya göz atsa “niçin, nasıl?” ve hayret

Fatihlik nimetinden yüzü nurlu mühür

Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür."


Üstat Necip Fazıl’ın da dediği gibi sonsuz bir umuttur çocukluk. Bu nedendir ki bizler geriye dönmeyi hep çok isteriz. Gittikçe safiyane mutluluklar bekler iken hayattan bizler, giden çocukluklarımızın ardından bakakalırız. Çünkü bir miskete sahip olmanın sevincini gören bizler milyonlar ile doymayan kişiler olmaktan kurtulamayız. Büyümenin de faturası bu demek ki. Bu nedenle çocuk kalmaktır belki de mutluluğun sırrı. Büyükler gibi olmak zorunda olmamaktır bir şeylere.


Eğitim ve çocuk ilişkisi kuramsal anlamda birbiri ile özdeşleşmiş ve kişinin dünyaya gelmesiyle birlikte başlayan bir kavram olmuştur.


Eski dönemlerden beridir küçük yaşlardan başlayan eğitim serüveni çocukların yetişkin olana kadar hayatı öğrenmesi, maddi ve manevi ilimlere vakıf olması içindi. Birçok eski toplum ve devlet çocuk eğitimine azami derecede önem göstermiştir: Örneğin Osmanlı Devleti. Kuruluşundan sonuna kadar çocukların devletin ve dinin geleceği olduğunu bilmesinden dolayı eğitimi en önemli konularından biri yapmıştır. Medreselerde ve tüm eğitim kurumlarında ciddi bir eğitim sistemi ile Osmanlı kendisini cihan hükümdarlığı seviyesine getirecek insanları yetiştirmiştir. Osmanlı devleti dışında Eski Roma, Babil gibi devletlerde de eğitim; çocuk yaşta başlamış ve ciddi bir konu olmuştur.


Çocuk eğitimi ve çocukluk ne kadar önemli ve değerli olsa da çocuklara yeteri derecede önem göstermeyen devletler ve dönemler de olmuştur. Örneğin karanlık Orta Çağ’da çocuklara gereken değer verilmemiştir. Onlar alınıp satılan, köle olarak kullanılan, eşya olarak görülen varlıklar olmuşlardır. Sonraki dönemlerde gelişen(!) ve değişen dünyada çocuklar köle olmaktan kurtulamamışlar ve yine köleliğe ticaret ürünü olmaya mahkûm edilmişlerdir. Kurulan fabrikalarda çocuk işçiler çalıştırılmış, hayatlarına devam etmek için bu gibi çalışma ortamları mecbur kılınmıştır.


Bu düzen uzunca bir müddet bu şekilde devam etmiştir. Çocukların köle olarak kullanıldığı, ucuz işçiliklerin mecbur kılındığı, onların bir eşya gibi alınıp satıldığı karanlık bir çağ… Bu çağ insanlık tarihi içerisinde birçok öğretiyi içinde barındırır aslında. Eğitim mutlaka önemlidir. Eğitimsiz kalmış bir toplumun temellerinin asla sağlam bir zemine oturtulamayacağı açıkça görülmüştür.


Eğitim, ismi ve etkileri itibari ile zor bir iştir. Bir insanın karakteri üzerindeki yeri ve verdiği kararlar üzerindeki etkisi eğitimin bize ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu gösterir. Bu nedenle eğitimin nasıl olması gerektiği hangi dönemlerde insana ne gibi bir eğitimin verilmesi gerektiğine karar verilmelidir. Çocukların -yetişkinlerin aksine- düşünceleri, hayata bakışları çok daha hızlı değişen bir yapıya sahiptir. Çünkü zihinleri tertemizdir onların. Büyüdükçe öğrenir, gördükçe yaşadıkça anlar evreni, varlığı ve hayatı. Bu nedenle eğitimin en önemli kısmı, içinde bulundukları bu esnekliğe karşı onları hazırlamak ve onların en doğru kararlar verebilmesini sağlamaktır.


Fakat maalesef eğitimi günümüzde sürekli sorun kelimesiyle anmaktayız. Eğitim günümüzde insanları güçlü kişilikler olarak yetişmesini sağlayan, vatanına milletine dinine sadık insanlar olarak hayatına devam etmesini sağlayan bir unsur olmaktan çıkmış ve sanki sadece çözümsüzlükler ile kuşatılmış bir konu olmuştur. Halbuki eğitim edep yoludur, ahlak yoludur, iyiliklerin ve güzelliklerin yoludur. Eğitim bilgi ile donatmak değildir minik zihinleri. Kalplere nakşetmektir güzel olanı. Ve anahtarıdır güzelliğe giden yolun.


Eğitim ailede başlar. İnsanın dünyaya gözlerini ilk açtığı anne ve babaların yanında şekillenir özü. Bu dünyaya nasıl baktığımız nasıl bir hayat yaşamamız gerektiği aile içinde şekillenir. Yeni dönemde çocukların eğitimleri 2-2,5 yaşlarına kadar indirildi. Çocuklar artık çok küçük yaşlardan itibaren kendilerini daha hiçbir şeyden haberi yokken bir eğitimin içerisinde buluyor. Fakat burası yanlış anlaşılmasın. Bu anne babalara olan gereksinimi gittikçe azaltıyor demek değildir. Anne baba çocukların nasıl eğitim almalarına karar verir. Ve bir çocuk en çok babası ya da annesi olmak ister. Çocukların eğitim aldıkları kurumlar ve anne babalarının onlar üzerindeki öğretileri ile çocuk bir yetişkin olarak hayata hazır ve kendinden beklenilenleri karşılayabilecek bir birey olacaktır.



Oblomov karakterini ele alalım. Ciddi bir zenginliğe ve mal varlığına sahip olan Oblomov ne isterse yapılan daha küçük yaşlarından itibaren birçok hizmetçiye sahip olan bir karakterdi. Yaşamın uzun bir süresi müthiş bir tembellik, burada araya girmek zorundayım ailesi bu şekilde olmasını istediği için Oblomov aslında bu haldeydi, müthiş bir rahatlık içerisinde yaşadı. Fakat ailesi bir gün öldüklerinde Oblomov artık yalnız başına ve hiçbir işini kendi yapamayan biri haline geldi.


Oblomov ailesi tarafından yatmaya, tembelliğe mahkûm edilmiş biridir. Aman Oblomov’umuza bir şey olmasın onun canı sıkılmasın, hiç yorulmasın diyerek geçen bir hayat ve sonunda hüsranı acı tecrübeler ile yaşayan Oblomov. Sanki benzer şeyler hep kulaklarımızda.



Oblomov ile çocuklarımızın da aslında birer birey oldukları, onların da toplum ile yüzleşecek bir zamanlarının olduğu görülmüştür. Anneler ve babalar çocuklarını sadece kendilerine bağlı kişiler olarak değil, toplumun birer ferdi olarak yetiştirmelidir.


Son zamanlarda gittikçe etkisinin arttığını gördüğümüz, tanık olduğumuz teknolojik bir değişimin içerisindeyiz. Gittikçe gelişen, benim tarafımdan bakıldığında çığırından çıkan, bu teknoloji değişimi insanların hayatlarını çok ciddi şekilde değiştirmekte ve etkilemektedir haliyle. Burada üzerinde durulması gereken mühim bir mesele vardır. Bu teknoloji çağı bir kaybolmuşluk mudur yoksa gerçekten bir aydınlanma mıdır?


Çocuklarımızın duygusal yönelimlerinin ve eğitimlerinin yeterince beslenmediği aynı zamanda doğru adımların atılmadığı durumlar devam ettikçe çocuklarımız yerine bir çeşit ruhsuz varlıklar dolaşmaya başlayacaktır çevremizde. Duygusal eğitimini tamamlamamış insanların toplum içerisindeki varlığı, toplumun ana yapılarını sarsacaktır. İnsan duygusal bir varlık olmasından kaynaklı bu hayatta duyguları ile var olmaktadır. Duygusal eğitimini tamamlamamış kişi de kaybolmuştur. İnsanların ağzından bir şikâyet söylemi olarak herkesin elinde telefon söylemi çocuklar için de ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Kitapları, aile içi sohbetleri bir kenara bırakarak onların kaybolmaları izin veren bir toplum olmak üzereyiz. Bu dijital çağın kurbanları olarak yine çocuklarımızı feda ediyoruz. Onlarınkisi sadece gördüklerini yaşamak, ona sunulanı kullanmak. Bizler ise onlara bu yaşamı sunan varlıklarız.


Sonuç olarak çocuklar yetişkin ve gençlerin aksine farklıdırlar. Onlar birer armağandır. Duygusaldırlar. Sevgiye en çok onlar gereksinim duyar, en çok onlar sever en safiyane haliyle. Tabi ki onları yetiştirmek, eğitmek ve onlara güzel bir geleceğin, ahlaklı bir insan olmanın yolunu hazırlamak bizlerin en önemli görevlerindendir. Yazımı bitirirken onlar kadar mutlu, onlar kadar iyi ve onlar kadar umutlu olmanız dileğiyle…


28 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page